logo kısmı

Cevat Geray ile Yaşamı Üzerine: Mülkiye’de Öğrencilik Yılları - Oktay Etiman

OE: Hocam liseyi hangi yıl bitirdiniz?

 

CG: 1949.

 

OE: Haydarpaşa Lisesi’nden 1949’da mezun oldunuz. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni neden seçtiniz?

 

CG: Vallahi gözümde o zamanki bilgilerimizle Türkiye’nin en güzide okullarından biri olduğu için, artı, o zaman fakülte değildi, Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu’ydu. Şöyle, ben kaymakam olmak için Siyasal’a girdim. Gerçi ailem keşke diplomasiye gitseydin filan diyordu ama o zaman şöyleydi: Bizim öğrenciliğimizde bölümlere üçüncü sınıftan sonra ayrılırdık. Onun için ben Mülkiye’nin sınavlarına hazırlandım. Çünkü o zaman Mülkiye ve İstanbul Teknik Üniversitesi dışında sınavla öğrenci alan okul yoktu. Hep dereceye göre girilirdi. O zamanlar bizim mezun olduğumuz yıllar bir lise bitirme sınavı vardı, bir de lise olgunluk. Olgunluk yazılı olurdu. İkisi birden pekiyi, pekiyi oldu mu, en çok revaçta olan Tıbbiye idi o zaman, Tıbbiye’ye dahi girebiliyordum. Ama kafaya koymuşum Siyasal Bilgiler diye. Siyasal Bilgiler’in sınavları üç gün üst üste yapılır; sabahtan ayrı, öğleden sonra ayrı bir sınava girerdik, yani altı tane sınav. Bunlar arasında Türkçe, Edebiyat, Matematik, Tarih, Sosyoloji ve Yabancı Dil olmak üzere altı dersten sınav yapılıyordu. Hepsi yazılıydı ve kâğıtlar kapanıyordu. Matematiğim oldukça kuvvetliydi. Matematikte üç soru soruluyordu. Bir tanesi de bileşik faiz formülünün çıkarılmasıydı. Bu formülü ben hatırlamadığım için yapmaya çalıştım ama 20 üzerinden puan kaybettiğimi düşünerek İstanbul’da İktisat Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. Fakat sonradan öğrendim ki ilk sıralarda kazanmışım ve leyli meccani, parasız yatılı olarak Siyasal’a girmem olanaklıydı. O zamanlar yüksekokuldu. Bunun üzerine İktisat Fakültesi’nden kaydımı sildirdim ve Siyasal’a geldim. Sonra öğrendim ki bu bileşik faiz formülünden 20 üzerinden 14 almışım, o zamanlar fen şubesinden mezun olanlar bile çıkaramamışlar. Onun için ben onlarla aynı hizaya gelmişim. Sonradan bunu öğrendim ve böylece giriş sınavında bayağı iyi bir derece alarak Ankara’ya geldim. Yatakhaneler, yemekler, kitaplar, her şey karşılanıyordu, hatta elbise filan da veriyorlardı.

 

OE: Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde hangi yıllar arasında bulundunuz?

 

CG: 1949-1953.

 

OE: Yurtta kaldınız mı?

 

CG: Hep yurtta kaldık.

 

OE: Yurtta hatırladığınız, arkadaşlarla ilginç anılar…

 

CG: Şimdi şöyle bir şey söyleyeyim. Girdiğimizde, o zaman, Siyasal Bilgiler yüksekokuldu ve yatılıydı. Yatakhaneler filan vardı. Ayrıca o şimdi sınıfların olduğu üst kat var ya, oralar hep yatakhaneydi. O zamanki yurt müdürümüz Zekai Bey, sonradan fakülte sekreteri filan oldu. 1949’da girdik, ama 1950’de Siyasal Bilgiler Ankara Üniversitesi’ne bir fakülte olarak bağlandı. Şimdi ben birinci sınıfı temsilen yönetim kurulundaydım ve biz okul niteliklerini yitirecek diye, yatılı sistem kalkacak, belli gerekçelerle, tutucu bir yaklaşımla fakülteye dönüştürülmesine karşı çıktık ve yönetim kurulunda, biz bunun sorumluluğunu taşıyamayız diye istifa ettik, ayrıldık. Başka bir yönetim geldi ve 1950 baharına doğru bizim fakülte yasası meclisten geçti. Onu da, meclisteki konuşmaları da gittik izledik. Biz 1950’de fakülteye öğrenci olarak geçmiş olduk ve parasız yatılılık kaldırılıp burslu sisteme geçildi; burslu olduk. 1950’de ayrıca tabii seçim oldu. O seçimde de Halk Partisi kaybetti, biliyorsunuz. Demokrat Parti kazandı. Bizim fakültede o zaman verilen oylar arasında tek bir tane CHP’ye çıkmadı. Hep yenilikçi, demokratik, özgürlükçü bir yaklaşımla öğrenciler hep Adnan Menderes’in partisine verdiler.

 

OE: Siz neye verdiniz?

 

CG: Ben de oraya verdim tabii. Biz istiyorduk ki yenilikçilik olsun, yeni bir düzene geçelim. Demokratikleşmeden yana bir tavır gösterelim. Fakat o ilk uygulamalarını pek tasvip etmiyorduk, onaylamıyorduk. Onun üzerine, oyu verdik ama artık oyu geri alma zamanı geldi diye hemen böyle bir şey yapmıştık. Çünkü 4 Aralık’ta fakültenin kuruluş yıl dönümüydü ya 1950 yılında. Öyle bir şey oldu ki… Tabii davetiye herkese gidiyor. Bu arada eski Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye de davetiye gönderilmiş. Bir de baktık ki geldi. Bir alkış tufanıdır, biz sana oy vermedik ama bu alkışları hak ettin dercesine, onlara büyük bir şey yaptı öğrenciler. Birlikte resimler çektirdik İnönü’yle. Ondan sonra Adnan Menderes geldiğinde hiç alkış filan yok, Başbakan. Polatkan Mülkiyeli bir bakan, Maliye Bakanı. Ona da bir alkış yok. Yani o zamandan başlayarak bizim, Adnan Menderes takımına itimadımız ve güvenimiz sarsılmış oluyordu.

 

OE: Hangi yıldı, hatırlıyor musunuz?

 

CG: 1950 yılı bu. Seçimden sonraki ilk 4 Aralık’ta oluyordu bu. Bu yüzden Maliye Bakanı, gereken ilgiyi göstermedik, İnönü’yü alkışladığımız için, o sene kazananlara burs vermedi. Yani bütün devlette ayrımcılık böyle başladı diyebilirim, Mülkiye açısından. Hâlbuki örneğin İnönü Cumhurbaşkanı iken, o zaman kamplarımız olurmuş. Kamplara gitmiş İnönü, Mülkiyeliler’in yaz kampına gitmiş. Nasılsınız deyince, "Açız” diye bağırmışlar. Böyle de bir şeyimiz var. Bizden öncekilerin yaptığı bir şey… Hâlbuki 1950’de bayağı işi değiştirdi. Oylarımızın Demokrat Parti’den kaçtığını söyleyebilirim.

 

OE: Bize öğrencilik yıllarınızla, hocalarınızla ilgili, arkadaşlarınızla ilgili anılarınızdan bahseder misiniz?

 

CG: Tabii, bu bayağı uzun bir şey olabilir. Ama ben özünü söyleyeyim. Bir kere yatılı olarak girdiğimiz okulda, yine fakültenin yurdunda kalmaya başladık. Aşağı yukarı bize ayda 125 lira burs veriliyordu. Bu parayla geçinmenin yollarını arama durumuna girdik. Arkadaşlarımız tabii yatılı olduğumuz için, yatakhane aynı, yemekhane aynı yerde, bir hayli kaynaşıyor insan. Gerçekten özellikle yatakhanede, dolaplarımızın olduğu kesimde arkadaşlarla ayaküstü konuşmalarımız güncel konulara ilişkin oluyordu. Anladık ki bizim derslerde aldığımız demokrasi sevgisi ve anlayışı bir hayli bozuluyor, çünkü işte bursların kesilmesi gibi birtakım yanlış uygulamalara maruz kalıyoruz. O zaman Hukuktan bir arkadaşımız vardı, Cahit Özbek. Karabüklü’ydü. Karabük Postası diye bir gazete çıkıyordu. O da onun muhabiri gibi çalışıyordu. Benim ilk yazdığım yazı demokrasi terbiyesi konusunda oldu. Yanlışlıklarını, demokrasiyi yanlış anlayışlarını eleştiren ve demokrasinin ne olduğunu, nasıl davranılması gerektiği yolundaki yazım orada, Karabük Postası’nda yayınlanmış oldu.

 

Okulumuzda bizim sınıf arkadaşlığı bir hayli dayanışmalı olurdu. Birbirimize sorunlarımız üzerine, ailesel sorun olur, parasal sorun olur, bunları paylaşırdık, konuşabilirdik. Bir de o yatakhanenin dolap kısmında ayaküstü konuşarak dertleşirdik, söyleşirdik. Bu arada okulun şöyle bir küçük kantini de vardı. Bu kantine sadece son sınıflar girerdi. Orada tek iletişim aracı radyoydu. O radyo da ancak onların keyfine göre, onların dinlemesine açıktı. Biz küçük sınıflar olarak o küçük salona girmeme durumunda kalıyorduk. Neyse, benim daha büyük okullardaki ağabeylerimin, beni tanıdıkları için "Gel Cevat” diye beni aralarına alarak böyle bir radyodan yararlanma fırsatını sağladıklarını anımsıyorum.

 

OE: Alt sınıflar niye giremezdi? Bu öğrencilerin kendi arasındaki bir şey, okulun koyduğu bir kural değil?

 

CG: Yok, öğrenciler karar almış.

 

OE: Yer mi dardı? Niye?

 

CG: Yer dar. Küçük bir yer. Ancak son sınıflardaki ağabeylerimiz, ablalarımız sığabiliyorlar. Böyle bir şey vardı.

 

Şimdi, Fakülte’nin geleneği şuydu: Birinci sınıfa gelen öğrencilere okul bir çay veriyordu. Ve son sınıftakilerle birinci sınıftakiler öyle tanışıyorlardı. Ve hocalar da geliyordu o çaya. Böyle başlıyordu. Bunun için üst sınıftaki ağabeylerimiz, ablalarımız, neyse okullara göre işte, "Haydarpaşa Lisesi’nden olan var mı aranızda” deyip onlarla temas kuruyorlardı. Yahut "Gaziantepli var mı, bilmem şu liseden var mı” diye o ilk tanışma çayında bunu görüyorduk.

 

Bizim bir talebe cemiyeti vardı. Bu talebe cemiyetinin genel kurulları sürekli çalışırdı. Gerektiği zaman öğrenciler "Toplanalım” diye talepte bulunur, istemde bulunurlardı. Ya da gerekli görürse yönetim toplantıya çağırırdı. Tabii genel kurul başkanlığı da üçüncü sınıftan birine verilirdi. Bir yıl için seçim yapılırdı. Ben de üçüncü sınıfa geldiğimde genel kurul başkanlığını sürdürdüm. Yani öğrenciler kendi aralarında birtakım kuralları koyup, denetlemeleri yapıyorlardı. Ama kendileri; yazılı bir şey değil. Örneğin bir disiplin kurulumuz vardı. Öğrenciliğe yakışmayan şeyler görüldüğü zaman o disiplin kurulu harekete geçer, okul idaresi daha girişmeden o öğrenciler arasında veya öğrencinin tek de olsa karşısında disiplin uygulamasına gidilirdi. Bu ilk girdiğimiz yıllarda böyle idi ve disiplin kurulu ve başkanı seçimle gelirdi.

 

Bununla ilgili anımsadığım bir olay da var. Bunu anlatmadan geçemeyeceğim. Şimdi bir Şükrü Esirci vardı. Sahtekâr Şükrü diye anılırdı. Tanırsınız, geçenlerde yitirdik onu. Bu bir gün, Yüksel’e, adı da Gakguk Yüksel’di, bu arkadaşa demiş ki "Yahu, bu senin kamburunu düzeltirim ben, sen bana şu kadar para verirsen, seni her sabah uyandırırım ben, spor salonunda egzersizler yaptırırım. Bu kamburun da düzelir.” Gakguk Yüksel’e söylüyor. Anlaşmışlar. Şimdi Şükrü Esirci biraz fazla hareketli bir adamdı. Örneğin gece okula gelmez, yatakhaneye gelmez, nerede sabahlarsa sabahlar, sabahleyin gelir. 6.30 gibi Yüksel’i kaldırıyor. Yüksel de kalkmıyor. "Fena olur, kalkacaksın, ben sana söz verdim, sen de bana para vereceksin, senin kamburunu düzeteceğim.” diyor. Bunlar arasında bir tatsızlık olacak. Gakguk Yüksel de benim iki karyola ötemde, aynı yatakhanede yatıyoruz. Buna ben de tanık oldum. Sonradan Şükrü Esirci, Yüksel’i disipline veriyor. "Böyle bir sözleşmemiz vardı aramızda, buna uymuyor. İki kere egzersiz yaptırabildim. Sabahları kalkmıyor.” Hakikaten ben de o kaldırdığı zaman uyanmış oldum bir seferinde. Şimdi, onun üzerine, sonradan valiliğe kadar yükselen bir Nuri Erdem vardı, disiplin kurulu başkanı. Bu, "Ben sizi yargılayacağım” dedi. Açık yargılama. Biz sınıflardan birinde toplandık. Tamamen İngiliz ceza yöntemine uygun bir şekilde, gözlerini siyah bir şeyle kapadı hâkim, öyle yönetti yargılamayı. Şimdi bir arkadaş, sanıyorum Kayakçı Tosun’umuz vardı. Bir de İstanbul’dan bir arkadaş. Koray ve Seyhan. Bunlar mübaşir gibi. Şahit Ahmet, Mehmet diye çağırıyorlardı. Şimdi, iki de avukat. Birisi bizim sınıftan Mustafa Kemal Palaoğlu, birinin avukatı. Ötekisi de yine bizden bir sınıf sonra Yavuz Kadıoğlu diye bir arkadaşımız, aktüel bir insan. Bunlar hukukta iyi yetişmişler, kendilerini hazırlamışlar. İddiada bulundular. Anlattılar olayı, bir iki de tanık dinlendi. Tabii, gözleri kapalı, etki altında kalmayayım diye. Böyle aşağı yukarı gece 11.30’a kadar sürdü. Bu olayda şu oldu. Şükrü’nün avukatı dedi ki "Gözünüzü açın da şu Gakguk Yüksel’in durumuna bakın. Burada gabin var.” Gabin, biliyorsunuz, hukukta bir tarafın aşırı lehine olan bir durum.

 

Ötekisinde ise gabin olan tarafta bu borcu ödemesine gerek olmayan bir durum var diye söyledi. Ondan sonra Şükrü’nün avukatı da "Gözlerinizi açın sayın yargıç, öyle karar verin. Bakın şu Gakguk Yüksel’e, bunun kamburu düzelebilir mi, kimse düzeltebilir mi!” dedi. Doğrudur dedi, gabin var ortada ve taraflardan birini alacaklı atadı, Gakguk Yüksel’in avukatını. Böylece mahkeme iki tarafı da barıştırmak üzere değerlendirmiş oldu. Yani orada ne espriler, ne kadar şey varsa döküldü ortaya. Yani biraz sulandırılmış şekliyle disiplin uygulaması, ama her iki taraf da fakülte öğrencilerinin gözü önünde bir tartışma yapmış oldular, hem de hukuk usulü, ceza hukuku yargılamasına göre. Uygulamada bir hayli deneyim kazanmış oldular. Bu en önemli anılardan biridir.

 

Efendim! Bir de Mülkiye Spor’un basketbolda çok başarılı dönemler yaşadığı bir zamanda öğrenciydik. Bir de anı olarak anlatmakta yarar var. Bizden önceki yıllarda Mülkiye ile Harp Okulu takımları maç yapıyor. Harp Okulu’nun öğrencileri yenilince bizim öğrencilerimizi dövmüşler, palaskalarla vurmuşlar filan. Böylece artık Harp Okulu bizim takımla veya hiçbir takımla bizim spor salonunda maç yapamıyordu. Bu dönemde biz tabii spor salonu kenarında oturan öğrenciler olarak kendi takımımızı alkışlıyor, onlara moral veriyorduk. Onlar da yaptıkları maçlarda başarılı oluyorlardı. Bizim sınıftan Poldi Selçuk vardı, bir sınıf sonradan Yılmaz Gündüz vardı. Bayağı iyi bir basketbol takımı… Armağan Asena, o da vardı. Bu yıllarda Avrupa şampiyonu, Kızıl Yıldız anlamında Spartak takımı Türkiye’ye geldi. Bu İstanbul’da hep galibiyetler aldı. Favori şiiri vardı. "Güneyden geliyorum” diye. Onun şiiri çok ilginçti. "Bilmem ne abla seni seviyoruz” diye başlayan bir aşk şiiriyle bayağı bizim ilgimizi çekti. O sonradan Adana’ya filan gitti. Bir daha da başka meşhur şiiri olmadı. Her neyse…

 

Bir kültür hareketi olarak Mülkiye’de ilk şiir gecesini düzenlemek ve ondan mutlu olmak…

 

OE: Mülkiye’deki ilk şiir gecesi mi?

 

CG: Evet. Evet. Mülkiye’de, belki de Ankara’da ilk şiir gecesi. Ben şöyle söyleyeyim. Ben Hisar dergisine aylık sanat, kültür hareketleri yazıları da yazıyordum. O nedenle de onların yazı kurullarına da katılmış olduğum için oradaki şair ve yazarları tanıma fırsatı oldu. Mesela Muhlis Faik Ozansoy, Şemsi Belli, Mehmet Çınarlı, İlhan Geçer, Osman Atilla... Şair Osman, Türk Dil Kurumu’nun Türk Dili dergisinin editörü gibi çalışıyordu ve onun çalışanıydı, yani Dil Kurumu’nun. Ondan sonra Nurullah Ataç’la ilişkilerimiz oldu. Osman Fehmi Özçelik’le gidip Nurullah Ataç’la söyleşi yaptık. Onu Hisar dergisinde yayınladık. Sanat çevresini hem izliyordum hem de onlarla dostluklarım olmuştu ve bu sayede ilk şiir gününü Mülkiye’de gerçekleştirmiştik.

 

 

[*] Mülkiyeliler Birliği bünyesinde Oktay Etiman tarafından hazırlanan "Mülkiyeliler Belgeseli” için 2015 yılında Cevat Geray Hoca’mızla yaşamı üzerine yapılan söyleşiyi bir yazı dizisi olarak yayımlıyoruz. Söyleşi Bahar Sevdik tarafından çözümlenmiş, Bülent Duru ve Aydın Selvioğlu tarafından tashih edilmiştir.
Untitled
* Yazıların içeriğinden ve kaynakların doğruluğundan yazarlar sorumludur.
** Mülkiye Sözlük Yürütme Kurulu, internet sitesini oluşturan IKON-X Bilişim Kolektifine, Mülkiye Sözlük logosunu hazırlayan Mineral Ajans'a ve işitsel içeriği oluşturan sayın Çiğdem Gönen’e içtenlikle teşekkür eder.