logo kısmı

Cevat Baba - Mehmet Özer

 

Uzun bir yoldan geliyordum, çok uzun.

 

Aysız gecelerde, uçurum yalnızlıkları ve çocuk parmaklarımı etime geçirerek, dudaklarımı ısırarak katlandığım acılardan geçtim. Yoksulluk çanının peşimi bırakmadığı günlerden geçerek geldim, okulumun merdivenlerini tırmanıyorum. Bu yolculuk, aklımı ve kalbimi biçimlendiren bir itirazdı ve isyan, kimliğim haline gelmişti. Liseli yıllarımda Militan Gençlik hareketinin saflarında siyasal mücadele yürütüyordum. İçinde bulunduğum gençlik hareketinin adına yakışır davrandım hep. Rize Lisesi’nde başlayan yolculuğum Bingöl’de, Trabzon’da, Giresun’da ve yeniden Rize Lisesi’nde sürmüş, 27 Eylül 1979 tarihindeyse kaydımı yaptırdığım Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne getirmişti beni. Yolculuğumun Siyasal’la taçlandırılması bilinçli bir tercihti tabii ki.

 

Rize Kurtuluş İlkokulu’nun (1972) beşinci sınıfında okuduğum günlerde o dönemin Rize Valisi Kamil Nezih Okuş’un[1] iyilik eli, yolumu seçmemi sağladı. Kamil Amca’ma söz vermiştim: "Ben de senin gibi olacağım.” Bu sözdü beni Siyasal’a doğru yola çıkaran.

 

 

Sözümü tutmuş olma sevinciyle sanki Kamil Amca yanımdaymış gibi gülümseyerek okulun merdivenlerini çıktım. Okula kaydımı yaptırdıktan sonra ikinci kaydımı öğrenci derneğine yaptırdım, artık Mülkiyeli bir öğrenciydim. Söz soluğumda, yürek göğsümde büyüyordu çünkü artık Mahir Çayan’ın okuduğu okuldaydım. Bir süre sonra Cumhuriyet Yurdu’na kayıt yaptırdım. Öğrenciliğimle birlikte arkadaşlık ve yoldaşlık günlerim başladı. Öğleden sonra Büyük Amfi’de derslere giriyor, ders aralarında politik tartışmalara katılıyor, duvar gazeteleri hazırlıyordum. Hafta sonları da yoksul mahallelerde faaliyet sürdürüyor, her gece yorgun bir bedenle yurda dönüyordum. Değişmeyen tek şey yoksulluğumdu. Ailemin bana harçlık göndermesi mümkün değildi çünkü. Sonra birden okul bahçesinin bakımsız olduğunu fark ettim. Ağaçları sevmem babamdan yadigârdı bana. Babam, Nazım Hikmet’in Türk Köylüsü şiirindeki köylüydü.

 

Topraktan öğrenip

kitapsız bilendir.

 

Bir gün okulun ön merdivenlerinde Dekan’ımız Cevat Geray ile karşılaştım. Tepeden tırnağa bir heyecanla, "Hocam ben okulunuzun yeni öğrencilerindenim, adım Mehmet Özer. Okulumuzun bahçesinin ve oradaki ağaçların bakımsız olduğunu görüyorsunuz, ben bu göreve talibim. Siz nasıl bir ücreti uygun görürseniz ben ona razıyım, bir de okulun yemekhanesinde yemek talep ediyorum.”

 

Cevat Baba gülümsedi, elini omuzuma koydu. "Anlar mısın bu işlerden, yapabilir misin?” diye sordu.

 

"Evet hocam toprağın, ağaçların dilinden anlarım. Bana güvenin.” dedim.

 

"Derslerden kaytarmak yok ama. Okulumuz sekreteri Malik Şat’a git, sana gerekli olan aletleri alsınlar, işine başla, gözlerim üzerinde, haberin olsun.”

 

Bir söz daha verdim: "Hocam sizi utandırmayacağım!”

 

 

Bir hafta içinde malzemeleri aldılar ve alt kantinin olduğu yerde bir de oda verdiler, çalışmaya başladım. Malik Şat Abi aybaşlarında bir zarf içinde bana harçlık veriyordu. Sonradan öğrendim ki Cevat Baba bu harçlığı kendi cebinden veriyormuş.

 

Ağaçların bakımı yapıldıkça, bahçe temizlendikçe Cevat Baba beni sevgi ve güveniyle onurlandırıyordu. Artık ilişkimiz hoca öğrenci ilişkisi değil, baba evlat ilişkisine dönüşmüştü ve bana "Evlat” diye sesleniyordu. Başımı göğsüne bastırması bir baba sevgisiydi. Her gün görüşür olduk. Ben ona günlük rapor veriyorum o da derslerimin nasıl olduğunu, bir ihtiyacım olup olmadığını soruyordu.

 

 

Bahçe bakımı yaptığım günlerdi, öğrenci derneğinden arkadaşım yanıma gelerek boyu otuz santimetreyi geçmeyen çam fidanlarını göstererek, "Faşistler tarafından vurulan arkadaşımız Hakan Yurdakuler burada düşmüştü, bu çam fidanlarını da onun anısına diktik.” dedi. Omuzlarımda dünyanın yükünü hissettim. Aldı beni bir telaş, çam fidanları kurumak üzereydi. Bu telaşımı gören Cevat Baba "Sen toprağın, ağacın dilinden anladığını söylemiştin, hadi bakalım göster hünerini.” dedi.

 

Bir mevsim boyu sürdü telaşım, durmadan su taşıdım, ağaçlarla konuştum, dudaklarımı ısırarak ağladım ve hep küçük dalları öptüm. Sonra çam fidanları yeşillendi, boy attı. Şimdi okul merdivenlerinin sol tarafındaki ön bahçede bulunan çam ağaçları, o günlerden kalan çam ağaçlarıdır. Hakan’ın yadigârları…

 

Ön ve arka bahçelerdeki değişimi gören Cevat Baba, bir kez daha, "Sana güvenmekle çok doğru bir iş yapmışım, yüzümü güldürdün evlat.” demişti.

 

Eylül karanlıkları çökmüştü üstümüze. Barbarlar postal sesleriyle sokakları işgal etmiş, devrimci avına çıkmışlardı. Artık gölgelerde dolaşıyor, sessiz harflerle konuşuyorduk.

 

çözülen bir yün yumağı

akıp giden günlerimiz

mezar taşlarından suskun

telaşsız sessiz sitemsiz [2]

 

Yurtta gizlice kalıyor, okula arka kapıdan giriyordum. Cevat Baba elini üstümden çekmemiş, bir yolunu bulup bana harçlık gönderiyor, durumum hakkında bilgi alıyor, tehlike anlarında beni uyarıyordu. Endişeliydi. Açlıktan ve devlet şiddetinden beni korumaya çalışıyordu. Bu aysız gecelerde, gün ortasındaki karanlık günlerde Baskın Oran ve Kurthan Fişek’in emeklerini de unutmadım.

 

1982 yılında gözaltına alındım. Bir ay süren işkenceden sonra Mamak Cezaevi’ne gönderildim. Orada bir yıl kaldıktan sonra tahliye oldum ve yine yapayalnız kalmıştım. Cevat Baba, okul çalışanlarından Kamil Kurugöl’ün aracılığıyla selamlarını ve bir zarf içinde bana harçlık göndermişti. Beni yine unutmamıştı.

 

Sanırım 1983 yılıydı, bir uçurumun başında duruyordum. Ne evime dönebilirdim ne de uğruna ölümü göze aldığım halkımın yanına gidebiliyordum. Herkeste gözaltına alınma, evinin basılması korkusu vardı. Başımı göğsüme gömmüş Hakan’ın anısına yaşattığım çam fidanlarının başında içimdeki yalnızlığa bakarken omzuma dokunan elle irkildim. Cevat Baba’ydı, gülümsedi sarıldık birbirimize.

 

"Hayrola evlat gemilerin mi battı?” diye sordu. Omuzlarımı düşürerek gözlerinin içine baktım, "Ne yapacağımı bilmiyorum baba.” dedim. Omuzlarımdan tutup sarstı beni ve dedi ki "O nasıl söz evlat, okuluna devam et, bitir okulunu, bak şu fidanların hâlâ sana ihtiyacı var, hadi!”

 


 

Birdenbire yaşamak ayaklandı içimde. Derslere devam etmeye başladım. Şiir, fotoğraf ve bir kadın girdi hayatıma. Artık ayağa kalkmak için yeniden hazırdım. 1985 yılında Ayla ile birlikte yaşamaya karar verdiğimizde nikah şahidim Cevat Baba idi. 1986 yılında Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldum. İşsiz günlerim kapımı çaldığında yine elimden tutan Cevat Baba oldu ve benim Kent-Koop’ta işe girmemi sağladı.

 

Zaman hızlı geçti ve ben büyüdüm, yaşlandı Cevat Baba’m. Mülkiyeliler’in arka bahçesine geçtiğimde onun sesi karşılar beni: "Hey evlat nasılsın, torunlarım nasıl?” Dönüp arkama baktığımda yürüdüğüm yolu bana armağan eden Cevat Baba’m düşer aklıma, gülümserim.

 

Buradayım Cevat Baba…

 

 

[*] Kamu Yönetimi, 1986.

[1] Kamil Nezih Okuş, Mülkiye mezunudur. 1949-1952 yılları arasında Karlıova, 1952-1956 yılları arasında Hacıbektaş ve 1956-1957 yılları arasında Fethiye kaymakamlıkları ile 1964-1967 yılları arasında Denizli, 1967-1970 yılları arasında Rize, 1970-1972 yılları arasında Kütahya ve 1972-1974 yılları arasında Adana valilikleri yapmıştır.

[2] Yağmur Atsız, Günlerimiz şiirinden.

Untitled
* Yazıların içeriğinden ve kaynakların doğruluğundan yazarlar sorumludur.
** Mülkiye Sözlük Yürütme Kurulu, internet sitesini oluşturan IKON-X Bilişim Kolektifine, Mülkiye Sözlük logosunu hazırlayan Mineral Ajans'a ve işitsel içeriği oluşturan sayın Çiğdem Gönen’e içtenlikle teşekkür eder.