| OE: Peki, hocam, o zaman, ne oluyor, kırklı yılların sonu, ellili yılların başları… CG: Başlamadan ortası ve sonu… OE: Evet... Evet. Nasıl bir İstanbul vardı o zamanlar? Tramvay var mıydı, at arabaları var mıydı? Nereleri gezerdiniz? Hani böyle mesire yerleri? CG: Şimdi benim en büyük zevkim köprünün Sirkeci İskelesi’nden bir vapura binmekti. Boğaziçi’nde ta Rumeli Hisarı’na veya Anadolu Hisarı’na kadar o vapurla temiz hava alarak ve temiz bir yolculuk yaparak gittiğimi anımsıyorum. En çok zevk aldığım buydu ve inanır mısınız, gazetemi yanıma alır -o Rumeli Hisarı’nda veya Anadolu Hisarı’nda vapurun son durağıdır, son iskelesi- oradan çıkar, oradaki bir kahvehanede deniz kıyısında oturur, çay içer ve sonra gelen bir vapurla geri dönerdim. Bu en büyük zevklerimden biriydi. OE: O vapurun bir adı var mıydı, hatırlıyor musunuz? Birçok iskeleye uğrayan… Çingene vapuru olabilir mi?  CG: Çingene Postası’ydı onun adı. Hepsine uğrar. Yalnız, benim şöyle, lise yaşamımda bir kazanımım, Haydarpaşa Lisesi oymağında izci olarak etkinliklere katılmam olmuştur. Bu arada pek çok haftasonu şehir içinde, İstanbul içinde, İstanbul’un güzel yerlerinde birer yürüyüş düzenlerdik. Aşağı yukarı on-on beş izci olarak, ben bu vesile ile örneğin Beykoz’un sırtlarında, ormanların içinde gezi yaptığımızı hatırlıyorum. Yine Kartal, Pendik civarında, Haydarpaşa Lisesi’nde izci iken, o zaman henüz yapılaşmamıştı, imara açılmamıştı. Oralarda, Kartal’ın kıyı kesiminde, sonradan hatırlarım ismini, orada izci liderleri kampına gittik. Ve on gün, on beş gün orada tanınmış izcilerle kamp yaptık. Bir tanesi Faik Bey’di. Zaten Türkiye çapında tanınan filan… Onlarla birlikte izcilik eğitimi gördük. Ve bize başarımız nedeniyle izci lideri olarak bir de paye verdiler. Sonra ertesi yıl bizim Faik Çolakoğlu diye bir beden eğitimi öğretmenimiz vardı, onun önderliğinde Pendik’te, o zaman Kızılay kampının yanında, Çamlık denilen mevkide kamp kurduk. Bütün İstanbul izcileri oraya geldiler. Fakat çok talihsiz bir şey oldu. Çadırlarımızı kurduk, tam yerleştik. Ertesi gün büyük bir sel bastı kampımızı. Çadırlarımızın altından sular geçtiğini hatırlıyorum. Sonradan tabii kamp dağılmak zorunda kaldı. Çünkü toprak balçık, orada bir şey yapılması mümkün değil. Fakat Kızılay kampı boştu o ara, bizim Haydarpaşa Lisesi’ni ve diğer bazı izci liderlerini o Kızılay kampında birkaç gün konuk ettiler. Şunu da anımsıyorum: Kamp dağıldı, gidiyoruz okula, izci elbiselerimizi filan dolaba koymak, kendi elbiselerimizi giymek için… Annem merak ediyor. "Bu çocuklar ne yaptı bu yağmurda, selde” diye okula gelmek üzere vapura biniyor, Köprü’den Haydarpaşa’ya. Oraya geçerken bir de bakıyor ki Gazi izciler var vapurda. "Ne oldu kamp dağıldı mı?” "Evet.” "Benim oğlum da oradaydı.” "Hıı, Cevat ağabey” diyorlar. "Cevat ağabey okula gitti. Okulda elbise değiştirip çıkacak” diyorlar. Ve annem rahatlıyor. Ben de tabii eve dönüyorum. Tabii annem okula kadar geldi, Haydarpaşa Lisesi’nden beni aldı. Böyle bir şeye neden olan, olsa olsa büyük bir yağmur ve sel olayıydı. Merak etmemek mümkün değildi. OE: Peki, hocam, o zaman İstanbul’da ulaşım nasıl sağlanıyordu. Tramvayla mı, at arabası da var mıydı İstanbul içinde? CG: At arabası sadece belli günler ve saatlerde vardı, o da ana caddelerde değildi. At arabası vardı. Hatta bizim Kasımpaşa’da çok sevdiğimiz bir aile vardı, Osman Amca. Onun atları, at arabaları vardı, ben onlara gider atları severdim, ata binerdim. Kasımpaşa’da böyle bir anımız vardı. Ama asıl uzak mesafelere, ya dediğim gibi Boğaziçi vapurlarıyla, eski adıyla Şirket-i Hayriye Vapurları’yla gidilirdi ya da Sirkeci’den ve Haydarpaşa’dan banliyö trenleri vardı. Oralara gitmek için Florya, Çekmece’ye kadar trenle gittiğimizi anımsıyorum. Fakat şehrin içinde de Eminönü’nden ta Bebek’e kadar tramvay vardı ve aynı şekilde Eminönü’nden Topkapı’ya kadar, Topkapı hisarlarının dışına kadar, Bahçekapı’ya kadar tramvay çalışırdı. Tramvayların kırmızıları birinci mevki idi, yeşilleri ikinci mevki idi. Böylece birisi üç kuruşsa, ötekisine de beş kuruşluk biletle binerdik. Fakat bizim öğrenci kartımızla tramvayın birinci mevkii bize üç kuruştu, ortaokul ve lise öğrencilerine. Vapurlar da bize ucuzdu. İndirimli olarak seyahat ederdik. Belki yarı yarıya, biletin yarısı kadar bir parayla, Haydarpaşa Lisesi’ne gidip geldiğimizi anımsıyorum. Yalnız şu var: Haliç’te de Haliç vapurları gezinirdi. Kasımpaşa’nın orada bir iskelesi vardı. Oraya muhakkak, zorunlu olarak, Beyoğlu tarafına gidecek yolcuları götürürdü. Ben ta Eyüp’e kadar gittiğimi anımsıyorum bu Haliç vapurlarıyla. Orada da indirim vardı. OE: Haliç’te yüzer miydiniz? CG: Haliç’te ben hiç yüzmedim. OE: Yüzenler olur muydu? CG: Yüzenler olurdu. Özellikle bizim Kasımpaşa’da mahalle arkadaşlarımız vardı. Bu arkadaşlarımız yazın o tersanenin orada, Taşkızak mevkiinde gemilerin raspa işlerinde filan çalışır, üç beş kuruş kazanırlardı. Ben hiç o şeye gitmedim ama doğrusu orada para kazandıkları için sonradan okumadılar. Çoğu ortaokuldan sonra öğrenime ara verdiler sürekli. OE: Peki Hocam. Galata Köprüsü’ne yakınsınız. Köprüde hiç balık tuttunuz mu? Palamut! CG: Şimdi ben balığı orada tutmadım da... Balığı Boğaziçi’nde Rumeli Hisarı’nda tuttum. Dedemin Bebek’in tepesinde, kolayca Rumeli Hisarı’na inilebilen bir yerde evi vardı. Biz orada Boğaz’da, yazın daha çok hamsi tutardık, istavrit tutardık. Çünkü bir ara su yüzüne çıkarlar, topluca hava almaya çıkarlardı. O zaman kepçeyi daldırır tutardık. En çok hatırladığım anım oydu. Fakat benim hatırladığım pis biliyorduk Haliç’i. Çünkü kanalizasyonlar akıyordu. O balıkları yemezdik. Çünkü çok taze avlanmış balıklar hep satış yerlerinde halka sunulurdu. OE: Adalar’a da gider miydiniz Hocam? CG: Adalar’a da giderdik. Adalar, hem grup olarak gittiğimiz hem de kadın arkadaşlarımızla gittiğimiz yerlerdendi. Oraya da vapur gene öğrenci indirimli tarifeden gittiği için Ada’ya gitmek çok pahalı bir şey değildi. OE: Niye kadın arkadaşlarınızla, niye mesela Beyoğlu’na, ya da Rumeli Hisarı’na değil de, Adalar’a giderdiniz? CG: Orada şu şey vardı: Yürüyüş rahat oluyordu. Bir de çamların altında oturup söyleşmek ve sevişmek mümkündü. Onun için tabii biz Ada’yı yeğliyorduk. OE: İstanbul halkı nasıldı? Kimler vardı o zaman? Siz dolaşıyordunuz İstanbul’un değişik mekânlarında. Nasıl karakterler vardı? CG: İstanbul’da, şöyle söyleyeyim, İstanbul’un yerlileri ağır basıyordu. Konuşulan Türkçe, İstanbul Türkçesi dediğimiz, arı, çok açıkça anlaşılabilen, konuşulabilen bir Türkçe’ydi. Ama bazıları göçmen olarak gelmişlerdir Türkiye’ye. Onların Türkçesi biraz bozuktu. Ama öğreniyorlardı. Bir de Rumlar ve Ermeni’ler vardı. Rumlar da fazla dillerini sevdikleri için, örneğin tramvayda kalabalık yolcular arasında iki tane Rum oldu mu başlarlardı Rumca konuşmaya. Bayağı ortaokul öğrencisi olarak onlara bozulduğumu anımsıyorum. Gerçi, Türkçe konuş filan diye müdahale filan etmiyorduk ama bakışlarımızla filan Türkçe konuşmalarını tavsiye eder bir şeydeydik. Ermeniler de vardı. Belli semtler, mesela Hasköy’de Yahudiler olurdu daha çok. Balat’ta da Yahudiler vardı. Ama Rumeli Hisarı’nda biraz daha farklı biçimde Rumlar vardı. Şimdi bunlarla hiç bizim alışverişimizi anımsamıyorum, herhangi bir uyuşmazlık bilmezdik. Benim ortaokulda en çok ilişki kurduğum arkadaşım Yahudi’ymiş. Nesimi… Bu çocukla ders çalışırdık. O bize gelirdi. Ben de bazen Hasköy’e onlara giderdim. Evlerinde çalışırdık filan. Böyle bir şeyimiz yoktu. Mesela annem… En çok güvenerek gittiği doktor, onun da adı Nesimi idi. Galiba Yıldız. Evet, şeyde, Galata Köprüsü’nün yakınında bir yerdeydi muayenehanesi. Annem ona gidip kontrolden geçerdi. Çünkü romatizmaları filan olduğu için, sık sık, en az haftada bir, ayda bir doktora giderdi. Yahudi doktoru tercih ederdi. Nesimi idi evet o doktor. En az yarım saatini bir hastasına verebildiği için. Annemi konuşturur, böylece sağlık sorunlarını çözerdi. Böyle bir anlayış içindeydik. Şunu söyleyeyim: fazla gerginlikler yoktu. En çok üst gelir grubu, Moda, Kadıköy, o çevrelerde otururlar, bir de Şişli tüccar takımı, paralı takım, Şişli’de otururdu. Kasımpaşa daima orta hallilerin veya düşük gelirlilerin oturduğu, yaşadığı bir semtti. Fakat şöyle söyleyeyim; bu insanların yaşamlarını sürdürebilecek bir ortam vardı, ekonomik açıdan. Örneğin, balık mevsiminde biz palamut alırdık. Oldukça ucuz ve besleyici bir şey. Ya da kışın hamsi filan alırdık. Ama bazen aynı mahallede bile palamut yerine torik, (palamudun büyüğü) biraz da aile kalabalıksa onu tercih ederlerdi. Herkes kendi kesesine uygun bir şeyler bulur, şey yaparlardı. Mesela ekmek için fırına kadar gitmek söz konusu olmazdı. At üstünde iki tarafta dolabı olan, ekmek dolabı olan ekmekçi ekmek satardı. Bilirdi, bizim kapının önüne geldiğinde bir "ekmekçi” diye bağırırdı. Annem veya bizlerden biri çıkar kaç tane alacaksak oradan alırdık. Yine o zamanlar Silivri yoğurdu meşhurdu. Bunu satanlarda yine sırtında bir askı iki tane kefesi vardı. Orada üst üste kâse gibi şeyler bulundurur, oradan yoğurt satarlardı bize. Öyle bir yoğurt ki kaşığı daldırdığı zaman kâseye pap diye düzgün biçimde, bizim kendi uzattığımız tabağa koyar ve tartardı. Bizimki doğrucu başı ya, terazisi de yanında, bizim tabağın darasını almadan tartma işlemine geçmezdi. Muhakkak o tartar, taşla filan çakılla o tabağı dengeler, ondan sonra tartardı. Böyle bir şey vardı. Yumurta da satardı yoğurtçumuz. Yani İstanbul’da yaşam bu şekilde dayanışmalı ve birbirimize saygılı olarak sürmüştür, sürmekteydi diyebilirim. Sonradan zamanla bizim Kasımpaşa’ya Karadenizliler’den gelenler oldu. Bizim yaşamımız bu kadar değişmeye başladı. Çünkü onlar ne de olsa azınlıktalar ne de olsa geçim sıkıntısı çekiyorlar. Onun için şöyle bir laf dağılmıştı İstanbul’da: "Karadenizliler geldi mahalleye, iş değişti”. Yani yaşam koşulları… O kadar ki bitişikteki arsayı alan Karadenizli zat, herkese iki kat müsaade edilirken beş katlı apartman dikti, onları kiraya verdi ve böylece rantı değerlendirmede açıkgözlük başladı. İlk gecekondu bizim mahallede, Kasımpaşa’da bizim evin karşısındaki sarnıç bulunan arsaya yapıldı; eskiden kalma bir sarnıç, onun üzerine. Nurettin Abi dediğimiz kişi. Bana siyah-beyaz fotoğrafçılıkta öğretmenlik eden bir kişi. Nurettin Abi orada ilk önce bir kaçak yapı yaptı arsanın üzerine ve ilk önce kontrplaktan bir ev oturttu oraya. Sonra içten içe duvar ördü. Böylece evi temel odasıyla mutfak kısmını filan ayıran bir şeye başvurdu. Fakat sonradan temelleri öyle dayattı ki üç katlı bir ev dikti oraya. Ve hep ruhsatsız… Demek istediğim o zaman o kadar dardı, konut darlığı vardı ki Ankara ve İstanbul’da. İstanbul’daki ilk gecekondu böylece bizim mahallede oluşmuş oldu. Bunu da vurgulamak istiyorum. [*] Mülkiyeliler Birliği bünyesinde Oktay Etiman tarafından hazırlanan "Mülkiyeliler Belgeseli” için 2015 yılında Cevat Geray Hoca’mızla yaşamı üzerine yapılan söyleşiyi bir yazı dizisi olarak yayımlıyoruz. Söyleşi Bahar Sevdik tarafından çözümlenmiş, Bülent Duru ve Aydın Selvioğlu tarafından tashih edilmiştir. |