logo kısmı

Cevat Geray ile Yaşamı Üzerine: Çocukluk ve Gençlik Yılları - Oktay Etiman

 

 

 

[Prof. Dr. Cevat Geray ile 6 Mart 2015 tarihinde Mülkiyeliler Birliğinde "Mülkiyeliler Belgeseli” için görüşme yapmaya başlıyoruz.]

 

 

Oktay Etiman [OE]: Hocam, bize kısaca nerede doğduğunuzdan, ilk çocukluk yıllarınızdan, biraz aile ortamınızdan, anne, baba ve kardeşlerinizden bahseder misiniz?

 

Cevat Geray [CG]: 1930 yılında İstanbul’da, Kasımpaşa’da doğmuşum. Ablalarım, bir de ağabeyim olmak üzere altı kardeşiz. Lise yaşamımın sonuna kadar hep Kasımpaşa’da kaldım. Sonradan Mülkiye’yi kazanınca öğrenci olarak Ankara’ya geldim. 1949’da. Şimdi şöyle söyleyeyim: Kasımpaşalı’yım derken, ben sonradan olma Kasımpaşalı değilim. Babam deniz subayı idi. O zaman Deniz Harp Okulu da Kasımpaşa’daydı. Babam oranın motorculuk öğretmeniydi. Hatta donanmaya ilk defa mazotla çalışan motorları sokan O’dur. O’nun talebeleri bayağı anımsarlardı. Ben askerlik yaparken çok rastladım öğrencilerine. Alyanak Kazım diye pek tanınmış bir insandı orada. Neyse, doğma büyüme Kasımpaşalı’yım ama sonradan olma değil. Bunu vurgulamak istiyorum.

 

OE: Burada bir şey sormak istiyorum. Sizin soyadınızın Kırım’la bir bağlantısı var mı?

 

CG: Şöyle, baba tarafından Kırım’a kadar giden bir soyağacımız var. Bu Kırım’da Gazi Giray’lar yönetici kesimmiş. Bu yönetici kesim oradan ayrılmak zorunda kalınca, yönetimden düşünce yani, iki koldan biri, Kafkasya üzerinden, bir kısmı da Romanya ve Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye gelmiş. Babamın tarafı, Bulgaristan üzerinden gelip yerleşmiş olanlardan. Kendisi Çanakkale’de doğmuş, orada büyümüş, sonra da Deniz Harp Okulu’na girmiş, donanmaya eleman olarak, subay olarak yetiştirilmiş. Bu Gazi Giray’lardan gelen bir ailenin, İstanbul’daki son temsilcilerindeniz.

 

OE: Peki tekrar dönüyoruz hocam, bu aradan sonra -Kırım’a gidip döndük- tekrar o çocukluk yıllarınıza. Babanızdan bahsettiniz. Alyanak Kazım olarak bilinirdi. Orada kaldık.

 

CG: Ben doğduğumda O zaten emeklilik işlemine tabi tutulmuş. Çünkü o zamanlar 51 yaş sınırına gelince insanı emekli ederlermiş. Babam ona rağmen yine orada ders vermeye devam ederken kendisine bir öneri yapılmış. Tatvan’daki tersanede görev almak, oranın müdürlüğünü yapmak ve oradaki teknelerin tamiri, şusu busuyla uğraşmak için oraya gitmiş. Uzunca bir görev yeri değil ama tabii ailesi İstanbul’da olunca dönmüş. Ancak emekli olmasına karşın yine de bazı sosyal ve siyasal etkinliklerde bulunuyordu. Kasımpaşa’da o zaman ocak vardı. CHP’nin ikinci seçmeni olarak bir etkinlikte bulunmuştur. Yani biliyorsunuz, o yıllarda iki dereceli bir seçim sistemi vardı. Babam esas seçimde adayları belirleyen oy sahibi, yetkili, 2. derecede seçmen olan bir konumda bulunuyordu. Uzun süre Kasımpaşa’da çok tanınan, sevilen bir insan olduğunu ben de küçük bir çocukken bile anımsıyorum. Cumhuriyet’e çok bağlı olduğu için, Cumhuriyet Bayramı’nda, Cumhuriyet’in 10. Yılı’nda, Ankara’ya kadar gelip merasimde bulunmuş bir insan. Hatta beni de götürecekti ama ben bir rahatsızlığım nedeniyle yanında olamadım. O 29 Ekim’i Ankara’da değil İstanbul’da kutlamış olduk.

 

OE: Peki hocam, sizin çocukluğunuzda Mustafa Kemal Atatürk, sizin çok sevdiğiniz, değer verdiğinizi bildiğimiz Atatürk hayatta. O’nun ölümünü hatırlıyor musunuz?

 

CG: Ben ilkokulda öğrenciyken, 1938 yılında 2. sınıftaydım sanıyorum, Atatürk’ün öldüğü haberi öğleye doğru okulda yaygınlaştı. Ağlayarak eve gittiğimi hatırlıyorum ve "Nasıl olur, Atatürk ölür” diye düşünmüştüm. Ölümle ilgili anlayışımız yok. Yani O’nu ölümsüz bir insan olarak imgeleyen bir anlayışa sahiptim. Bu ara şunu söyleyeyim, Cumhuriyet’in kurucusuna bu kadar sevgi, saygı beslendiğini o ölünce yapılan gösteriler, etkinliklerden anladım. Herkes ağlıyordu.  O’nun Dolmabahçe Sarayı’ndaki katafalkını halk ziyaret ediyordu. Ankara’ya nakledilişi… Bu etkinliklere babam elimden tutar götürürdü. Sonradan tabii O’nun Dolmabahçe Sarayı’ndan alınıp Deniz Kuvvetleri’ne bağlı bir savaş gemisine bindirilip gönderildiğini hatırlıyorum. Çok büyük bir merasimdi. Babam beni götürdü. O’nun geçişini seyrettik, bayağı muhteşem bir olaydı. Çünkü, tabutun arkasında yürüyenler arasında yabancı ülkelerden gelmiş devlet büyükleri filan da önde yürüyordu. Halk büyük bir coşku ve gözyaşları içinde O’nu İstanbul’dan Ankara’ya uğurladı.

 

OE: Evet hocam ilkokuldaydınız bu dönem. Ortaokulu da Kasımpaşa’da mı okudunuz?

 

CG: Evet, evet. Kasımpaşa’da dört ilkokul vardı o zamanlar. Üçü erkek, biri kız okuluydu. İlkokul öğrenimim kız mektebi denilen dördüncü ilkokulda olmuştu ama karmaydı.

 

OE: Hatırlıyor musunuz adını?

 

CG: Tabii, tabii. Kadı Mehmet İlkokulu. Müdür de İhsan Cemal Bey idi. O zamanlar öğretmenlere karşı halk o kadar saygılıydı ki, ben hatırlarım, İhsan Cemal Bey kahvenin önünden geçerken kahvedeki insanlar, bakkalın önündeki insanlar, kalkar selam verirlerdi, saygıyla selamlarlardı. O dönemde öğretmenin öyle bir değeri vardı.

 

Şimdi benim ilkokuldaki anılarım: Şu oldu, benim bir buçuk yaş büyük kız kardeşim de aynı okulda, benden bir sınıf önceydi.  Ne oldu, o sınıfa bir şey için gittim. Onların öğretmeni sınıfta bana "bir şiir okusana” dedi. Ben de bir yerden öğrenmişim, o dönemi anlatan bir şiir:

Ben bir büyük askerim

Ünü büyük neferim

Hudutlarda gezerim

Bana sert bakan düşmanları

Ayağımın altında ezerim.

Pat diye de bir ayağımı vurmuşum böyle. Millet güldü, çocuklar.

 

Hep aynı öğretmenle okudum. Çok değerli bir öğretmende okudum. Soyadı Ata’ydı.

 

 

 

OE: Hocalarınızdan hatırladıklarınız, sizi etkileyenler.

 

CG: Bir kere okul müdürümüz Kâmil Ilgaz’dı. Sevecen bir öğretmendi. Bize davranışı hep nazik ve anlayışlı oluyordu. Oğlu da Turan Ilgaz, ben girdiğim sene Siyasal Bilgiler’in 3. sınıfındaydı. O da maliyeci oldu ve de ayrıldı.

 

Bir başka hocamız Halit Galip. Tabiat Bilgisi, daha doğrusu anatomi filanla ilgili konuda öğretmendi. Halit Galip ayrıca Türkiye’nin en tanınmış futbol hakemlerinden biriydi. Biz ona bazı şeyleri sorar ondan bilgi de alırdık.

 

Onun dışında bir de İngilizce hocamız Şekbal Akdeniz vardı. O da bizi çok memnun eden bir yaklaşım içinde yetiştirmeye çalıştı. Benim yalnız İngilizce’m, şöyle ortaokul düzeyinin biraz üstündeydi. Nereden diyeceksiniz. Mahalleden bir ağabeyimiz, sonradan Atılay Gemisi’nin batmasıyla şehit olan bir üsteğmen, Naşit Abi vardı. Naşit Hibel (Kd. Yzb Naşit Öngören TCG.Dumlupınar faciasında şehit olmuştur. TCG Atılay faciasında şehit olanlar arasında Naşit Hibel isimli bir kişi bulunmamaktadır). O kursa gelmişti Kasımpaşa’daki telsizcilik okuluna, dedi ki: "Cevat, bana gel, sana İngilizce öğreteyim, çalıştırayım.” Oxford English diye bir kitaptan. Onunla başladık. Ben haftada iki kez filan onun yanına gidiyordum, boş olduğu saatlerde. Bana İngilizce’yi o sevdirdi, öğretti ve böylece Şekbal Hanım’ın dersinde biraz iyi biliyor havasıyla dikkati çekiyordum. O da şımarıklık etmememi sağlayıcı birtakım uyarılarda bulunmuyor değildi.

 

Sonra Hamdi Hızal, Türkçe öğretmenimizdi. Hamdi Hızal sonradan Milli Eğitim Müdürü filan oldu, yükseldi. Hamdi Hızal’ın da çok iyi bir Türkçeci olduğunu anımsıyorum. Şöyle oldu; biz 2. sınıftaydık galiba, Hamdi Hızal bir gün derste İsmet İnönü’nün bir genelgesini okudu. O da şu: Birtakım insanlar Turancılık’a heves etmişler. İsmet İnönü başbakan olarak, o yıllarda Turancılık’ın geçerli bir akçe olmadığını söyleyen, bizi uyaran bir genelge yayınlamış. Hamdi Hızal’ın bu genelgeyi sınıfta okuduğunu hatırlıyorum. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığına sınıflarda okunması istemiyle gönderilmiş.

 

Bir de coğrafya öğretmenimiz vardı. Media Hanım. Atatürk’ün adını andığımız zaman gözleri yaşarırdı. Çünkü Kız Öğretmen Okulu’nda öğrenciyken Atatürk okulu ziyaret etmiş sanıyorum, Trakya’da bir yerdeki okul. Çok büyük bir izlenim, etki uyandırmış öğrenciler üzerinde ki Atatürk sözcüğü geçtiği zaman Media Hocanım gözyaşlarını tutamazdı. Böyle bir sevgi haresi ile doluydu.

 

OE: Peki, hocam biraz önce Atatürk öldüğü zaman, dediniz ki, nasıl olur, biz O’nu sonsuza dek yaşayacak diye düşünürdük. Ben olarak ifade ettiniz ama anladığım kadarıyla böyle bir izlenim vardı, nasıl açıklıyorsunuz?

 

CG: Şöyle, Atatürk’ü bir insanüstü varlık gibi algılıyorduk. Hemen hemen herkes de bu şey vardı. Ama ben "Nasıl olur Atatürk ölebilir” diye düşündüğüm için belki bu duygularımı ifade ediyorum. Gerçekten de sonra O’nun da insan olduğu, O’nun da ölebileceği duygusunu edindim ve daha sağlıklı bir şekilde O’nu değerlendirme yoluna gittim.

 

OE: Hocam ortaokul, lise yine Kasımpaşa’da cereyan etti herhalde.

 

CG: Hayır. Kasımpaşa’da lise yoktu. Taksim Lisesi vardı. Ama ben o ara parasız yatılı sınavına girdiğim için Haydarpaşa Lisesi’ne parasız yatılı olarak geçtim. Tabii orada da çok değerli öğretmenlerim vardı. Fakat ortaokuldaki bir öğretmenimden de söz etmek istiyorum. Fikret İzgü matematik öğretmenimizdi. Kendisi vekil öğretmen olarak çok çaba gösteren bir öğretmendi. Bize o kadar iyi bir matematik kültürü, cebir, geometri ve benzeri konularda öyle iyi bir kültür verdi ki bütün yaşamım boyunca, en azından liseden mezun olurken veya Mülkiye’ye giriş sınavında başarılı olmamı Fikret İzgü’nün o ortaokulda verdiği matematik kültürüne borçluyum diyebilirim. Sonra kendisi zaten Haydarpaşa Lisesi’nin orta kısmına matematik hocası olarak gelmişti. Bu nedenle temasımız oldu. Ben matematik ve cebirden fazla güçlük çekmedim, başarılı oldum. O da ona bağlıdır.

 

Lisedeyse bayağı ünlü hocalarımız oldu, öğretmenlerimiz. Bunlar arasında benim edebiyat hocam Mehmet Behçet Yazar vardı. Mehmet Behçet Yazar Fecr-i Ati şiir grubundan birisiydi. Çok değerli bir öğretmendi ve arı Türkçe konusunda aydınlanmacı bir yaklaşım içindeydi. O ara ben Cumhuriyet Gazetesi’nde İsmail Habip Sevik imzasıyla yayınlanan ve tamamen öz Türkçe hareketini,yahut dil devrimini eleştiren yazıları okumak durumunda kalmıştım. Onu Mehmet Behçet Yazar’a sorduğumda dedim ki: "Nasıl karşılıyorsunuz, Cumhuriyet Gazetesi’nde İsmail Habip Sevik Osmanlıca yanlısı yazılar yayınlıyor.” "Bak, bir şey söyleyeyim mi sana. Bu insanlar eski dile alışmışlar ve yeni şeyleri öğrenmek konusunda hiçbir çaba göstermezler. Bak ben sana bir örnek vereyim. Genellikle hayat suyu anlamında Osmanlıca bir sözcük vardı; ab-ı hayat, ab-ı hayatı kullanırlar. Ama ab-ı hayatın esas Türkçesi bengisudur” dedi "Bengisuyu kullanırsanız daha olumlu bir yaklaşım içinde olursunuz. Bunlar o çabayı göstermiyorlar.”

 

Yine Enver Naci Gökşen… Türkçe derslerini ve sevgisini ondan aldım. O da öykü yazarlığı ile tanınmıştı ve Yeşilay Dergisi’ni çıkarıyordu o zaman. Benden de çeviriler ve yazılar istemiştir, beni teşvik etmiştir. Ben yazı yaşamına Enver Naci Gökşen’in özendirmesi ile girmişimdir dersem yeridir.

 

OE: Başka hatırladığınız böyle?

 

CG: Basri Bakir Kocatürk felsefe hocası olarak anımsadığım bir öğretmen.

 

Yine matematik hocası olarak, sıfırcı denilen, Kürt Seyfi diye andığımız bir hoca vardı. Fakat o da iyi bir öğretmen olmasına rağmen ben fen bölümüne gitmedim, edebiyatı tercih ettim. Hatta Mehmet Behçet Yazar dedi ki: "Sen neden edebiyata geldin, fen bölümüne gitseydin.” Yani Türkçe hocamız "Fen bölümünden mezun ol” tavsiyesinde bulunuyor.

 

Yine Eflatun Cem Güney diye çok tanınmış ve halk şiiri konusunda, ozanlarımız konusunda uzmanlaşmış bir öğretmen daha vardı Haydarpaşa Lisesi’nde. O da özellikle çok sevdirecek bir üslupla, biçemle, bize halk şiirini tanıtan konuşmalar yapardı. Bu insanlar sadece bir ortaokul, lise öğretmeni değil, aynı zamanda alanlarında da çok tanınmış, Türkiye çapında bilinen insanlardı. Daha başka hocalarımız, tarih öğretmenimiz...

 

OE: Feridun Fazıl Tülbentçi değil herhalde?

 

CG: Değil, değil canım. Cemal Yener...

 

OE: O kadar ünlüler hocalık yapmış ki sizlere, o da olabilirdi.

 

CG: Vasfi Bahir’in o zaman çıkardığı Büyük Doğu Dergisi vardı. Orada bazı şeylerini okumak fırsatı bulduk. Necip Fazıl gerçekten iyi bir şairdi ama siyaset alanında sonradan işi üçkâğıtçılığa döktü diyebilirim.

 

 

[Devam edecek...]

[*] Mülkiyeliler Birliği bünyesinde Oktay Etiman tarafından hazırlanan "Mülkiyeliler Belgeseli” için 2015 yılında Cevat Geray Hoca’mızla yaşamı üzerine yapılan söyleşiyi bir yazı dizisi olarak yayımlıyoruz. Söyleşi Bahar Sevdik tarafından çözümlenmiş, Bülent Duru ve Aydın Selvioğlu tarafından tashih edilmiştir.


Untitled
* Yazıların içeriğinden ve kaynakların doğruluğundan yazarlar sorumludur.
** Mülkiye Sözlük Yürütme Kurulu, internet sitesini oluşturan IKON-X Bilişim Kolektifine, Mülkiye Sözlük logosunu hazırlayan Mineral Ajans'a ve işitsel içeriği oluşturan sayın Çiğdem Gönen’e içtenlikle teşekkür eder.