| Ankara’ya son gidişimde ziyaret ettiğim, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) yeni konser salonunda, bir anda kendimi anılar denizinde buldum. 1957 sonu, 1958 başları… Türkiye’nin en iyi devlet liselerinden birisi olan İzmir Karşıyaka Lisesi’nden mezun olmuş, Mülkiyeli ve Mülkiye Müderrisi (profesör) büyük babam Marufizade Mehmet Ziyaeddin Paşa’nın (Müsteşar ve Nazır) izinden giderek Mülkiye imtihanlarını kazanıp Mülkiyeli olmuştum. İzmir Orman Baş Müdürü olan babam Cevat Ziya Maruflu, okulu beraber kazandığımız sınıf ve sıra arkadaşım Mehmet Karabağ’ı da alarak, bizi Ankara’ya getirmiş, Mülkiye yurdu yetkilileri Zekai Bey’le İhsan Ağabey’e teslim etmişti. Ankara da Mülkiye de hayatımın yeni bir köşetaşı olmaya başlıyordu. Babamın görevi nedeniyle bulunduğumuz, İzmir, şu anda olduğu gibi Türkiye’nin en aydın, en medeni, modern, Atatürk’e, onun inkılaplarına sımsıkı bağlı çok güzel bir şehriydi. Liseyi burada bitirmiştim. Lisede, okulda, biz kızlarla birlikte aynı sıralarda oturmuş, derslerimizin yanı sıra danslar, çaylar, partiler, sanat ve kültür aktivitelerinde yoğun zamanlar harcamıştık. Ben, aynı zamanda, Karşıyaka Lisesi ve KSK takımında top oynuyordum. O yıllarda ev partilerinin yanı sıra, İzmir’de, Kubana, Mogambo, Sissi Efes Oteli, Meyhane Gece Kulübü sık sık bulunduğumuz mekânlardı. Kızlı erkekli gruplarımız vardı. Buna karşılık Ankara’da, İzmir’de fazla olmayan opera, bale, devlet tiyatroları, özel tiyatrolar, senfoni orkestraları gibi sanat kültür faaliyetleri ile karşılaştık. Her cumartesi günü, CSO, Dil Tarih Coğrafya salonunda Şef Hikmet Şimşek’in maestroluğunda ücretsiz konserler verir, salon tıklım tıklım dolardı. Cuma akşamları gene orkestranın konserlerine İsmet Paşa, mutlaka eşi ile katılırdı. Sadece İsmet Paşa değil, tüm yüksek mertebeli devlet ricali konserleri ve sanat faaliyetlerini izlerdi. İsmet Paşa ile aynı atmosferde konser izlemek büyük mazhariyetti. Mülkiye’de, birbirinden değerli hocalarımızın verdiği dersler dışında sanat, kültür faaliyetleri üst düzeydeydi. Türkiye’mizin değişik bölgelerinden gelen arkadaşlarımızla, "Mülkiyelilik Ruhu” çerçevesinde, hayatımızın sonuna dek sürecek bir bağlılık içindeydik. Mülkiye, bazı arkadaşlarımızın sosyal yaşam eksikliklerini giderecek çareleri de öngörüyordu. Örneğin, haftanın üç günü Konferans Salonu’nun önündeki amfide müzik eşliğinde dans dersleri verilirdi. Ayrıca güzel konuşma, hitabet amacıyla, Prof. Dr. Nurettin Sevin’in riyasetinde "Hitabet Dersleri” verilirdi. Öyle ya, geleceğin valileri, büyükelçileri, maliyecileri, devlet adamları noksansız yetişmeliydiler. Biz, bir grup arkadaşımızla, çok hareketliydik. Dersleri asla ihmal etmeden, partilere, çaylara, ev toplantılarına, sanat etkinliklerine giderdik. Ankara Koleji’nin, Dil Tarih’in, Gazi Eğitim’in kızları çok güzellerdi. Ben daha ziyade, Ankara Koleji’nin müdavimiydim. Kolej’in Sweeters adında bir müzik grubu, harika müzik yapardı, partilerde onlar çalardı. Yeşil Giresunlu, Burak Gürsel, Murat Sungar, Durul Gence çalardı (Bunlar sonra Mülkiye’den de mezun olup Hariciye’de büyükelçi oldular). Grubun solisti, o dönemlerin romantik şarkıcısı Alpay idi. Gene o yıllarda Barikan, Balin otellerde, Orhan Sezener, Cemil Başargan, Yaşar Güvener orkestraları çalardı. Ayrıca, Ankara Palas Gece Kulübü’nde "Happy Boys” orkestrası çalardı. Kızlarla buralara, Hülya, La Bohem, Köşk pastanelerine giderdik. Piknik’in arkasında bulunan, "Sanat Sevenler Lokali” hiç vazgeçmediğimiz mekândı. Tabiatıyla, herkesin gözünde tuttuğu Piknik’i anlatmaya gerek yok. Sosisleri, şişi, bezelyeli pilavı, Arjantin birası vazgeçilmezimizdi. Ev partilerini, daha çok Kaya Kamer’in, Vanos Orhan’ın (Erdivanli), Verşan’ın, Güray’ın, Ertan Cireli’nin evlerinde yapardık. Kaliteli kızlarla müzik dinler, konuşur, dans ederdik. O yıllarda bir kızın elini tutmak unutulmaz bir olaydı! L’histoire de l’amour, Piove, Till, My Way, Yesterday, Too Young, Autumn Leaves, Greenfields, Roses were Red, Paul Anka, Cliff Richard, Tom Jones, Engelbert vs. dinlenirdi. Opera, bale CSO etkinliklerine giderken en güzel takım elbiselerimizi giyer, mutlaka kravat takardık (Şimdiki gibi jeanle, pejmürde kıyafetlerle gidilmezdi). Hemen hemen tüm gerçek sanatçılar, Mülkiye’de konserler, etkinlikler düzenlerlerdi. Konferans salonunda yer bulunmazdı. Mülkiyeli arkadaşlarımız Erman Bayraktar, Işıksal Baltacı, Lumumba Özer nefis bağlama çalarlardı. Bizim dönemlerde, Ece Ayhan, Ercan Belen, Rıza Akdemir, Turgay Gönenç gibi daha birçok sanatçı, şair arkadaşlarımız vardı. Biz, Sezai Karakoç, Cemal Süreya dönemine yetişemedik ama onları sık dinledik. Hemen hemen, her akşam üzeri, Kofana ve Kelle takımları arasında futbol maçları yapılır, bütün Mülkiye seyrederdi. Biz, Kelle takımındaydık. Bu rekabet, mezuniyete kadar, tatlı biçimde sürdü. Akşamları sınıflarda, mütalaa ve ders çalışılırdı. Bir defasında, Mali Şube’de ders çalışırken, bazı muzip arkadaşlarımız şakayla karışık gürültü yaptılar. Mülkiye’nin unutulmaz simalarından Galatasaraylı Kont Erdoğan Oyal (Hariciyeci oldu), birden ayağa kalkarak, "Gürültü devam edecekse, ben dışarı çıkarım” dedi. Tüllab gülmekten yerlere yattı. O bitmesini asla istemediğimiz Mülkiye günleri, mezuniyetle bitti. Herkes bir tarafa dağıldı. Bazılarımız vali, kaymakam olmak üzere mülki idareye, bazılarımız büyükelçi olmak üzere Hariciye’ye girdiler, bazılarımız maliye müfettişi, hesap uzmanı, banka müfettişi, murakıbı olmak üzere mesleklerini seçtiler. Ben mezun olur olmaz, İngiltere’ye, LSE’ye yüksek lisansa gittim. Dönünce de DPT sınavına girip DPT Uzmanı olarak devletime, milletime hizmet ettim. Mülkiye’den mezun olunca, sandık ki "Aman iyi ki mezun oldunuz, biz de sizi bekliyoruz… İşte makam, sekreter, araç, maaş, iyi ki geldiniz” diyecekler. Tabii öyle bir şey yok! Mezuniyetten sonra imtihana girerek, ufkunuzu seçeceksiniz. Bizi, değerli hocalarımız öyle güçlü yetiştirmişler ki girdiğimiz her sınavı, diğer okulları peşimize takarak kazandık, üst görevlere aday durumuna geldik. Bizim sınıfta vali, büyükelçi, müsteşar, DPT’li, müfettiş, hesap uzmanı olmayan, üst görevlere gelmeyen kalmadı. Mezuniyetten sonra, dağılan arkadaşlarımızla sık sık düzenlediğimiz sınıf toplantılarında beraber oluyor, eşler, çocuklar bir arada, hasret gideriyorduk. Son sınıfta mezuniyetimizde, sevgili arkadaşımız Kırmızı Bülent’e atfen yazılan "Oidipus”u oynamıştık. Bu oyun, bizim ritüelimiz oldu. Değişik toplantılarımızda, günün şartlarına uyarlayarak oynadık, güldük. Son olarak, mezuniyetimizin 50. yılında önce Büyük Atatürk’ün huzuruna, Anıtkabir’e çıkarak, anı defterine "Yüce Atatürk, Mülkiyeli bu sınıf, sizin ilke ve inkılaplarınıza sonsuza kadar sahip çıkmaya ant içti” diye yazdıktan sonra, Mülkiye’de, "Kral Oidipus”u, genç talebe Mülkiyeliler’e oynadık. Bu son oynamaydı. 150 kişi olarak girdiğimiz sınıfımızdan, maalesef, birçok arkadaşımızı yitirdik. Allah kalanlara, nice ömürler, yıllar ihsan etsin, kaybettiklerimizin yerleri cennet olsun. İşte, Ankara seyahatimde, CSO Salonu’nda, Mülkiye anılarına dalıp gittim. Eski günleri hatırladım… Bir orkestrada, konçerto icra edilirken, enstrümanlar, sıra ile katılırlar. Asıl parçayı icra eden, götüren, sonuçlandıran, solisttir. Eser, müzik onunla coşar, anlam kazanır. Hayat da öyledir, enstrümanlar misali, olaylar, damlalar sürüyor, değişiyor, beklenmedik partisyonlar doğuyor… Ve eser bitiyor… Tabii, orkestrayı yöneten maestroyu da unutmamak gerek! [*] İktisat ve Maliye, 1962. |