logo kısmı

Mehmet Abi’yle Tuzluca’da - Cem Eroğul

Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne 1960’ta girdim. Küçüktüm, on altı yaşındaydım. Pek bir siyasal bilincim yoktu. Buna karşılık o günlerin Mülkiyesi, tam bir siyaset bilimi okuluydu. Duvarlarda Menderes’in polislerinin açtığı kurşun delikleri henüz duruyordu. Milli Birlik Komitesi’ni bölen ve 13 Kasım’da on dört komite üyesinin yurt dışına sürülmesiyle çözülen tartışma, Yassıada yargılamalarının yankıları, yeni anayasal düzenin oluşturulma yöntemine ilişkin farklı görüşler, bir bölüm askerin yeni bir darbe hazırladığı yolundaki dedikodular, yeni siyasal partilerin kurulması, solun ilk kez sahneye çıkması, kısacası sıcağı sıcağına siyaset, hocasıyla öğrencisiyle Mülkiye’nin sürekli gündemindeydi. Bu ortamda ben de kısa sürede bilinçlenmeye başladım.

 

Fakülteye girişimin ikinci yılının yani 1962’nin bahar aylarında, o sırada Kadirli’de kaymakamlık yapan Mülkiyeli bir abimizin, köylünün de tarlasını sulama hakkını savunduğu için, biri CHP’li, öteki Adalet Partili iki kardeş ağanın gadrine uğradığı haberi geldi. Mehmet Can’ın adını ilk kez o günlerde duydum. Kısa bir süre sonra da Mehmet Can’ın, o sırada Kars’a bağlı olan Rus sınırındaki Tuzluca İlçesi’ne kaymakam atanarak Kadirli’den sürüldüğü haberini aldık. Bir anda fakülteye bomba düşmüş gibi oldu. Derhal kaymakam abimize destek olmak için Tuzluca’ya gitmeye karar verdik. Okullar kapanınca gidecektik. Yaklaşık elli kişilik bir gruptuk.

 

1962 Mayıs’ında Fakülte tatile girince, benim gibi ailesi Ankara dışında bulunanlar önce evlerine gittiler. Yolculuk için yeniden Ankara’da buluşmaya karar verdik. Ne var ki günü gelip Ankara garına ulaştığımda, topu topu üç kişi kaldığımızı gördüm: üçüncü sınıf diplomasi bölümünden Onur Öymen ile Erdim Tüzel, bir de ikinci sınıftan ben. Benim için bu, Ankara’nın doğusuna yaptığım ilk yolculuktu. Sivas, Erzincan, Erzurum derken nihayet Sarıkamış’a vardık. Orada bizi askerler devraldılar. O günler, "Ordu Gençlik El Ele!” günleriydi. Tam anlamıyla el üstünde tutulduk. Gece, çarın kardeşine ait olduğu söylenen bir malikânede yattık. Rüya gibi bir yerdi. Öyle olunca, Sarıkamış’ı çok sevdik tabii! Yeşiline, havasının serinliğine bayıldık. Sarıkamış, demiryolunun Tuzluca’ya en yakın yeriydi. Askerler bizi ciple Tuzluca’ya kadar götürdüler. Mehmet Abi’nin, insanın içini aydınlatan o kocaman gülümseyişini ilk kez orada gördüm. Yanında eşi, Hayri Yenge’miz [**] de vardı. Henüz çocukları olmamıştı.

 

Mehmet Abi, bizim toyluğumuzun, halktan habersizliğimizin tamamen farkındaydı. Onurumuzu kırmadan bizi bilgilendirmek için elinden geleni yaptı. İlçeyi tanıttı, Rus sınırına götürdü, hatta birimizi sınırın öteki tarafına taşıyabileceğini söyledi. Meğerse, sınırın iki tarafındaki mülki amirler, sınırda zaman zaman çıkan olayları görüşmek için sırayla birbirlerinin ziyaretine giderlermiş. Şimdi gitme sırası da Mehmet Abi’deymiş. Görüşülecek olay, bizim bir askerin, karşıdan kendisini sinir etmek için pantolonunu indiren bir Rus askere ateş etmesiymiş! "Kâtip” olarak ancak birimiz gidebilecektik. Ben gitmek için ölüyordum. Kura çektik. Onur kazandı!

 

Benim için her şey yeniydi. İzmir’de kapalı bir çevrede büyümüş, İstanbul’da liseyi yatılı okumuştum. On yedi yaşındaydım ama o yaşıma dek ağaca bile tırmanmamıştım. Gösteriş olsun diye kaymakamlığın bahçesindeki kayısı ağacına tırmandım. Ama dalın birinin ucuna fazlaca yaklaşınca, kırılan dalla birlikte kendimi yüzükoyun yerde buldum! Mehmet Abi telaşla koştu. Bir şey olmadığını görünce, o meşhur kahkahasını patlattı!

 

O günlerde Mehmet Abi, yine bir yöneticilik mucizesi gerçekleştirmekteydi. Tuzluca’nın bulunduğu yöre dağlıktı. İlçeye bağlı seksen civarında köyün hemen hemen hiçbirinin yolu yoktu. Bu iş için bütçeye ödenek filan da koyulmuş değildi. İlçe yoksul olduğu için, para toplayabileceği pek bir kimse de yoktu. Bulduğu çözüm, her köyü kendi yolunu imece yöntemiyle yapmak üzere "görevlendirmek”ti. Böyle bir şeyi ancak halkını avucunun  içi gibi bilen bir yönetici becerebilirdi. Yöntemi şuydu: Her Allahın günü, şoförü Azim’in dağ yollarında cambaz gibi kullandığı kaymakamlık cipine biner köyleri dolaşırdı. Saat kaç olursa olsun bir köyde asla yatmaz ve asla yemek yemezdi. Buna karşılık, yolunu ilk bitiren köyde ayran içme sözü vermişti. İnanılması güç ama, bu yöntem başarılı oldu. Yüzyıllardan sonra ilk kez köyler ilçe merkezine yolla bağlandı.

 

Mehmet Abi, gözümüzü ülke gerçeklerine açmak için, bizi bir haftalığına, güvendiği bir muhtarın evine götürüp ikişer ikişer bıraktı. Ben Erdim’leydim. Onur’a ise, o sırada eşi doğuya öğretmen olarak atanan ve onunla birlikte gelen Bülent Tanör arkadaşlık etti. İzmirli hanım evladı benim için tam bir kültür şoku oldu bu. Evinde kaldığımız muhtarın iki hanımı vardı. Birini hiç görmedik. Yemekler elbette yer sofrasında yeniyordu. Yemek, tek bir tencerenin içinde, ne olduğu pek belli olmayan bir sulu yemekti hep. Hepimiz aynı tencereye kaşığımızı daldırıyorduk. Hiç alışık olmadığımız koşullara karşın, Erdim de ben de köy yaşamına uyum sağlamak için elimizden geleni yaptık. Ama işte, elimizden pek bir şey de gelmiyordu. Bir gün köylüyle imeceye çıktık. Ben o güne dek, bırak kazma sallamak, kazmayı görmemiştim bile. Kahramanca sapına sarıldım ve bütün gücümle yere indirdim. Ama ne yaparsam yapayım yol için en ufak bir çukur bile açamadım. Nihayet köylünün biri bıyık altından gülerek yanıma yaklaştı ve kazmayı elimden aldı. Bu arada da, açıklama kabilinden, kazma vuruşumu "serçe si.işine” benzetmeyi de ihmal etmedi! Bir başka gün, köy delikanlılarının oyununa katıldım. Oyun, vadinin karşı tarafındaki yamaca taş fırlatma yarışmasıydı. Sıra bana gelince, taşı bütün gücümle çevirip atmamla birlikte, yanımdaki delikanlıdan "yandım Allah” diye bir feryat koptu ve omzunu ovuşturmaya başladı. Anlaşılan, fazla dönmüşüm…

 

O bir haftalık köy ziyareti, hayatımı değiştirdi. Ve ben bunu Mehmet Abi’ye borçluyum. Mülkiye’ye diplomat olmak üzere girmiştim. Tuzluca’da vazgeçtim. Ülkeyi temsil etmeye kalkışmadan önce, görevimin adam gibi bir ülke için uğraşmak olduğunu kavradım. Birinci sınıfta oluşmaya başlayan solculuğum hızla gelişti. Bu arada şunu da gördüm ki hem yapılamaz sanılan şeyler bal gibi yapılabilir hem de halk bunun kıymetini pekâlâ bilir. Bir gün ilçe içinde yine Azim’in kullandığı ciple dolaşırken yaşlı bir kadın kendini cipin önüne attı. Durduk, Mehmet Abi hemen indi. Meğerse kadın, halka yaptığı hizmet için kaymakama minnetini söylemek istermiş. Orada duyduğum hayır duası kadar içtenini, hayatımda bir daha duymadım.

Tuzluca’dan sonra, üç arkadaş Doğu gezimize devam ettik. Bulabildiğimiz kamyon sırtlarında güneye doğru indik. Böylece ülke hakkında yığınla şeyi yaşayarak öğrendik. Nihayet Van’dan Tatvan’a geçtik ve oradan trenle Ankara’ya döndük.

 

Ondan sonra Mehmet Abi’yle birbirimizden hiç kopmadık. Şu ya da bu şekilde yollarımız hep kesişti. Hani insan vardır, sık görmesen bile, varlığıyla bu dünyayı daha güzel kıldığını bilirsin. En büyük talihim, yetişme dönemimde böyle bir insanla karşılaşmak oldu. Hamdım, onun elinde pişmeye başladım. Benim gerçek üniversitem, Mehmet Abi’nin kaymakamlığındaki Tuzluca’dır. Ruhu şad olsun!

 

 

[*] Diplomasi Şubesi, 1964.

[**] Mehmet Abi’nin sevecen kısaltmasıyla "Hayri” diye çağırdığı eşinin tam adı, "kadının hayırlısı” anlamına gelen Hayrünnisa’ydı.
Untitled
* Yazıların içeriğinden ve kaynakların doğruluğundan yazarlar sorumludur.
** Mülkiye Sözlük Yürütme Kurulu, internet sitesini oluşturan IKON-X Bilişim Kolektifine, Mülkiye Sözlük logosunu hazırlayan Mineral Ajans'a ve işitsel içeriği oluşturan sayın Çiğdem Gönen’e içtenlikle teşekkür eder.