| Herkese Merhaba! Yeniden sizlerle beraber olmak çok güzel bir duygu! Kürsümüzün öyküsüne ölülerimizi anmakla başlayacağım: - Prof. Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990’da, 73 yaşında, beynine kurşun sıkılarak öldürüldü. - Prof. Bahri Savcı, 2 Kasım 1997’de, 83 yaşında eceliyle öldü. - Prof. Yavuz Sabuncu, 12 Şubat 2007’de, 59 yaşında, çok acılı bir hastalık sürecinin sonunda öldü. - Prof. Mümtaz Soysal, 11 Kasım 2019’da, 90 yaşında, ama o da çok zahmetli ve uzun bir hastalık süreci sonunda yaşama gözlerini yumdu. Hepsini büyük bir sevgi ve saygıyla anıyorum. Işıklar içinde yatsınlar. Bilindiği gibi, özellikle 19. yüzyılda, anayasacılık hareketi, özgürlükler için savaşımın önde gelen araçlarından biri olmuştur. Mülkiye, bu konuda ilginin odaklandığı en önemli yüksek öğretim kurumudur. Anayasa Hukuku dersi, ilk kez 1877’de, yani I. Meşrutiyet’in ilanını izleyen yılda, bu topraklarda ilk meclisin göreve başladığı yılda okutulmaya başlamıştır. 1879’da, anayasa II. Abdülhamit tarafından rafa kaldırılınca, bizdeki ders de kalkmıştır. Gerçi 1891’de, dersin adını yine müfredatta görüyoruz ama artık özgürlükçü düşüncenin bir parçası olarak değil, din eğitimi içinde boğulmuş düzen savunucusu bir öğretimin öğesi olarak. Anayasa Hukuku dersinin gerçek başlangıcı 1909’da, II. Meşrutiyet’in ilanını izleyen yılda. O günden beri de bu ders, siyasi yaşamdaki özgürlükçülüğe sıkı sıkıya bağlı olarak, kâh yükselerek kâh alçalarak hep okutulmuştur. Ama ders başka, kürsü başka. Mülkiye, 1935 yılında, Mustafa Kemal’in kendisine verdiği adı almış, Siyasal Bilgiler Okulu olmuş ve 1936’da Ankara’ya taşınmıştır. O sırada henüz okulun bir anayasa kürsüsünü yönetecek kadrosu yoktur. Kürsünün yönetimini, İstanbul’dan gelen Prof. Ali Fuat Başgil üstlenmiştir. O İstanbul’a dönünce, bu görevi Ankara Hukuk’tan Prof. Bülent Nuri Esen devralmıştır. 1939’da savaş çıkınca, o sırada 25 yaşında bir genç olan Bahri Savcı’nın Avrupa’ya gitme planı suya düştü ve Mülkiye’ye girmek için çırpınmaya başladı; bu arada öğretmenlik dahil geçici işler yaptı. Şubat 1942’de nihayet kadro açılınca Mülkiye’de asistan oldu ve okul müdürü Mehmet Emin Erişirgil onu hemen derslere soktu. Bahri Savcı 1947’de doçent olunca kürsü yönetimini devraldı ve böylece, kürsümüzün gerçek tarihi başlamış oldu. Demek ki Anayasa kürsümüzün 72 yıllık bir geçmişi var. Bahri Savcı’nın en büyük emeli, Mülkiye’yi salt bir yüksek meslek okulu olmaktan çıkarıp gerçek bir eğitim ve araştırma kurumuna dönüştürmekti. Müdür Erişirgil de aynı arayıştaydı. Böyle düşünenler canla başla çalıştılar ve bu çabaların sonucunda, SBO, 1950 yılında Ankara Üniversitesi’nin bir parçası oldu, eş deyişle SBF haline geldi. Bahri Savcı 1954’te profesör olunca, Türkiye’de insan hakları eğitimini başlatmak üzere kolları sıvadı. 1955’te yapılan yeni yönetmeliğe, Amme Hürriyetleri adı altında, anayasa hukukunun en değerli yavrusu olacak bir ders koydurtmayı başardı. Bu ders 1956-57 ders yılında, hem lisans hem lisanüstü düzeyde okutulmaya başladı ve o zamandan beri aralıksız olarak sürdü. Böylece Türkiye’de insan hakları eğitimini başlatma onuru Mülkiye’ye ait oldu. O sırada bu eğitim henüz dünyada da pek yaygın değildi. Ders başladıktan sonra, Mülkiye’de her yıl yapılması gelenek olan lisans seminerlerinden biri, mutlaka insan haklarına ayrıldı. İnsan hakları eğitimi hiçbir zaman özgürlükçü mücadeleden ayrı düşünülemeyeceği için de Mülkiye hep bu mücadele içinde yer aldı. Önce, gitgide baskıcı bir yola giren Demokrat Parti iktidarına karşı çıkıldı. Bu iktidar 27 Mayıs 1960 darbesiyle yıkılınca da bu kez yeni bir demokrasinin inşası için var güçle çalışıldı. Bunun en önemli somutlaşma biçimi de özgürlükçü bir anayasanın yapılmasıydı. SBF Anayasa Hukuku kürsüsü bütün üyeleriyle bu çabaya omuz verdi. 1961’de toplanan Temsilciler Meclisi’nin Anayasa komisyonunda, kürsü üyesi Prof. Bahri Savcı’nın yanında iki üye daha, Doç. Muammer Aksoy ile Asist. Mümtaz Soysal vardı. 1961 Anayasası’nın çağa en yakışan anayasalardan biri olarak biçimlenmesinde bu üçlünün çok değerli katkıları oldu. Bunun da bedelini ödediler. 12 Mart 1971 darbesinden sonra, artık her üçü de profesör olan Bahri Savcı, Muammer Aksoy ve Mümtaz Soysal hapse atıldı. Kürsüde başka öğretim üyesi kalmamıştı. Kürsünün tek asistanı bense, o sırada yurt dışında bulunduğum için gözaltına alınmaktan kurtuldum. 1973’te genel seçimler yapılıp göreli bir demokratikleşmeye dönülünce Mülkiye’de insan hakları eğitimini geliştirmek için yeni arayışlara girildi. 1977-78 ders yılında, Uluslararası Alanda İnsan Hakları dersi okutulmaya başladı. 1978 yılında ise, kurumlaşma yolunda en köklü adımı atmak için, fakültede bir insan hakları merkezinin kurulması çabasına girişildi. Ağustos 1978’de, Dekan Prof. Cevat Geray, bu enstitüyü hazırlamak üzere, kendi başkanlığında şu üyelerden oluşan bir komisyon kurdu: Rona Aybay, Cem Eroğul, Can Hamamcı, Ömer Madra, Yavuz Sabuncu ve Fazıl Sağlam. Bu hazırlık çerçevesinde, Cem Eroğul ile Can Hamamcı, altışar haftalık birer staj için Paris’e, UNESCO İnsan Hakları ve Barış Bölümü’ne gönderildi. Merkezin yanı sıra, bir de UNESCO’nun öncülüğünde bir uluslararası insan hakları konferansı toplama hazırlıklarına girişildi. SBF İnsan Hakları Merkezi’nin kuruluş yönetmeliği 18 Aralık 1978 günlü Resmî Gazete’de yayınlandı ama merkez ilk kuruluş toplantısını yapmakta bile zorlandı. Çünkü o günlerde (19-26 Aralık arasında) Kahramanmaraş toplu kıyımı gerçekleşti ve Ecevit hükümeti sıkıyönetim ilan etmek zorunda kaldı. Olaylar üzerine Ankara Üniversitesi kapatılınca, İnsan Hakları Merkezi’nin kuruluş toplantısı, yönetmeliğin öngördüğü seçimleri gerçekleştirmek üzere ancak 5 Ocak 1979’da yapılabildi. Merkezin başkanlığına Prof. Bahri Savcı seçildi, Prof. Mümtaz Soysal da başkan yardımcısı oldu. İçinde bulunulan siyasal bunalıma karşın Merkez, tasarlanan uluslararası konferansın toplanması için de olağanüstü çaba harcadı. Merkezin ürettiği ve UNESCO’nun da onayladığı bir yaklaşımla, konferansa Türkiye’nin sınır komşularıyla Yugoslavya’nın çağrılması kararlaştırıldı. Böylece Birleşmiş Milletler tarihinde benzeri görülmeyen biçimde, Varşova Paktı, NATO, tarafsız Yugoslavya ve Üçüncü Dünya ülkelerinin katıldığı bir İnsan Hakları konferansı kotarılmış oldu. Komşulardan bir tek İran, o sırada İslam devrimi sürecine girdiği için toplantıya katılamadı. Konferans İstanbul’da, Tarabya Oteli’nde, 28-30 Mart günlerinde, Karel Vasak yönetimindeki UNESCO İnsan Hakları ve Barış Bölümü, SSCB, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan, Suriye ve Irak temsilcilerinin, Türkiye’den de çok sayıda üniversite öğretim üyesinin katılımıyla yapıldı. Toplantı, fakültemizin eski dekanı ve o günün dışişleri bakanı Prof. Gündüz Ökçün’ün konuşmasıyla açıldı. Bu çok başarılı toplantıda yapılan konuşmalar, sunulan bildiriler ve bunları izleyen tartışmalar, daha sonra Merkez tarafından (özgün İngilizce ya da Fransızca dillerinde) kitap olarak yayınlandı. (Kitabı yayıma ben hazırladım.) Merkez bunun dışında da uluslararası çalışmalar yaptı. Bir yandan da Türkiye’de insan hakları bilincinin yayılması için türlü etkinliklere girişti. Ne var ki siyasal bunalım her geçen gün derinleşti ve bu tür çalışmalar neredeyse olanaksız hale geldi. Sonunda da Türkiye’de demokrasiye paydos diyen 12 Eylül 1980 Darbesi gerçekleşti. Faşizm, 1983’ten sonra gitgide hafifleyerek de olsa, yaklaşık on yıl sürdü. 7 Şubat 1983’te, Türkiye’de insan hakları eğitiminin simgesi olan Prof. Bahri Savcı, o günlerde 70 olan yaş sınırına yaklaştığından veda dersini hazırlarken fakülteden atıldı. Bu olay onu derinden sarstı. 1997’de ölünceye dek bunun acısını duydu. Kendi sözcükleriyle söylersem, "insanın yüreğinde kalan bir ok gibi giderek daha çok kanayan ve acı veren bir üzüntü” içinde yaşadı. 18 gün sonra, 25 Şubat’ta kürsüden ben atıldım. Benimle aynı sarı zarfı paylaşan öğretim üyesi arkadaşlarım, Yılmaz Akyüz, Rona Aybay ve Alpaslan Işıklı oldu. Bu sıkıntıya dayanamayan Fazıl Sağlam üniversiteyi bırakıp avukatlık yapmaya başladı. Prof. Muammer Aksoy 1977’de CHP’den milletvekili olmuştu. Kürsüyü bekleme görevi, Mümtaz Soysal ile Yavuz Sabuncu’ya kaldı. 1990’nın 31 Ocak’ında Prof. Muammer Aksoy öldürüldü. O yılın Mart ayında ben fakülteye döndüm. Bunun üzerine Prof. Mümtaz Soysal da siyasete girdi ve 1991’de, Sosyal Demokrat Halkçı Parti’den milletvekili oldu. Kürsüden doçent olarak ayrılan Fazıl Sağlam, 1996’da Yıldız Teknik Üniversitesi’nde hocalığa geri döndü ve 1999’da profesör oldu. 2003’te, kürsümüze büyük bir onur getirerek Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçildi ve 2005’te yaş sınırına ulaşıncaya dek görevini başarıyla yürüttü. Kürsünün öteki üyeleriyle ilgili olarak da kısaca bilgi vereyim. Ben 1 Mayıs 1966’da asistan oldum. 1969’da doktoramı tamamladım ve 1973’te doçent oldum. 1982 sonunda Ankara Üniversitesi Senatosu profesörlüğümü onayladı, ama Cumhurbaşkanı Kenan Evren kararnamelerimizi imzalamaya yanaşmadığı için kadroya atanamadık. Benim dışımda, Korkut Boratav, Alpaslan Işıklı gibi birçok arkadaş da bu durumdayken üniversiteden atıldık. 1990’da Danıştayın içtihadı birleştirme kararı üzerine işe döndüğümüzde, yine bir kararnamemiz olmadı. Hepimize kişiye bağlı birer profesörlük kadrosu vermekle yetindiler. 2010’da, o sırada 67 olan yaş sınırına ulaşmama bir yıl kala emekli oldum ve İstanbul’a yerleştim. Bir süre daha anayasa hukukuyla uğraştım. 2016’da, Anatüze (Anayasa Hukukuna) Giriş kitabımın 15., Çağdaş Devlet Düzenleri kitabımın ise 10. baskısı çıktı. Bu baskıların her biri, hemen hemen her seferinde titiz bir biçimde güncellenmişti. 2016’da Türkiye’de anayasacılığın artık bittiğine kanaat getirdim ve ondan sonra kitaplarımın yeni baskılarının yapılmasına yanaşmadım. Ben ayrıldıktan sonra kürsü, Selin Esen ile Murat Sevinç’e kaldı. Selin 2009’da doçent olmuştu. Ne yazık ki ben ayrıldıktan kısa bir süre sonra bizi bırakarak Ankara Hukuk Fakültesi’ne, rahmetli dedesi Prof. Bülent Nuri Esen’in ocağına katıldı. Murat Sevinç, uzun bir süre, kürsünün bütün yükünü kendi başına omuzladı. Yıllar boyunca kendisine bir yardımcı doçentlik kadrosunu bile çok gördüler. Sonra nihayet kadrosunu verdiler. Bunun üzerine o da kürsü işlerinin sırtındaki muazzam yüküne karşın (sadece Anayasa dersinin birinci sınıfın altı bölümünde de okutulduğunu anımsamak yeter) gerekli çabayı gösterdi ve 2013 yılında doçent oldu. Bu arada asistanlarımız Hasan Vural ile Dinçer Demirkent kendilerini yetiştiriyorlardı. İkisi de doktoralarını başarıyla tamamladılar. 7 Şubat 2017’de ise, Bahri Savcı’nın atılmasının tam 34. yılında, Murat Sevinç’le Dinçer Demirkent olağanüstü hal yasa gücünde kararnamesiyle görevden alındı. "Kürsü” tabii, lafın gelişi söylenen bir söz. Tıpkı asistanlık gibi, yıllar önce kalktı. Ama manevi olarak hep sürdü. Nitekim şu anda "kürsümüz”, Dinçer’in eliyle Mülkiyeliler Birliği başkanlığını yürütme onurunu taşıyor. Kürsü güzel de, bugün esas olarak geçen ay yitirdiğimiz Prof. Mümtaz Soysal için toplanmış bulunuyoruz. Onun için konuşmamın son bölümünü ona ayıracağım. Mümtaz Bey’in en belirgin özelliği olağanüstü zekâsıydı. Böylesine bir zekâ, dürüst bir yaşam sürme kararlılığıyla birleşince, tamamen sıra dışı bir yaşam çizgisiyle sonuçlandı. Mümtaz Soysal, doksan yıl süren yaşamını âdeta bir füze hızıyla yaşadı. 1949’da Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. 1953’te SBF’yi bitirdi. Önce Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde asistan oldu. En kısa sürede gereken derslerden fark sınavını vererek Ankara Hukuk Fakültesi’nden de diploma aldı. 1955-56’da, London School of Economics’te çalışmalar yaptı. 1956’da SBF’de asistan oldu. 1958’de doktorasını tamamladı. 1959-60’ta, önce Princeton Üniversitesi’nde, sonra da Kaliforniya Üniversitesi’nde (Berkeley) çalıştı. Bu arada, DP’nin artan baskıcılığına muhalefet eden Forum’da ve Akis’te yazdı. Henüz asistanken, 1961’de kurulan Temsilciler Meclisi’ne üye oldu ve Anayasa komisyonunun çalışmalarına değerli katkılarda bulundu. Aralık 1961’de, daha 32 yaşındayken, Türkiye’de yeri göğü sarsan Yön Bildirisi’ni kaleme aldı. 1962’de Sosyalist Kültür Derneği’nin kurucularından biri oldu. 1963’te, Muammer Aksoy’un profesör olduğu yıl, o da doçentliğe yükseldi. O yıl ben SBF’de üçüncü sınıfa geçtim ve öğrencisi olma mutluluğunu tattım. Olağanüstü bir hocaydı. Hep soğukkanlılığını korusa, kendini hiç heyecana kaptırmasa da olağanüstü çözümleme gücüyle, derslerini hepimize heyecan veren bir şölene çevirmesini bilirdi. 1968 yılında kaleme aldığı Anayasaya Giriş kitabıyla, Türkiye’deki anayasa hukuku eğitimini geri dönülmez bir biçimde değiştirdi. Kamu hukukunu, kamu yönetimini toplumsal koşullara ve tarihin akışına öylesine sağlam bir biçimde oturttu ki ben dahil anayasacıların önemli bir bölümü, bunun dışında bir yaklaşımla bilimsel biçimde anayasacılık yapılamayacağını açıkça gördük. 1969’da bu çalışmasıyla profesör oldu. 1970’te, Akdeniz Toplumsal Araştırma Konseyi başkanlığını üstlendi. 1971’de, 42 yaşında SBF dekanlığına seçildi. Aynı 1971 yılında, kürsüde ders verirken sınıfından alındı ve hapse atıldı. Tamamen dayanaksız biçimde kitabında komünizm propagandası yaptığını ileri sürdüler ama bununla ilgili bir iddianameyi aylarca yazamadılar. Yine de ne yapıp edip komünizm propagandasından altı yıl sekiz ay ceza verdiler. Toplam 14,5 ay Mamak Cezaevi’nde yattı. Oradayken Sevgi Soysal’la evlendi. (İki kızı, Defne ile Funda, oldu. Eşi 1976’da kansere yenilerek yaşama gözlerini yumdu.) Askeri Yargıtay dört kez mahkûmiyet kararını bozdu. En sonunda, tam da davanın Askeri Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu’na gelip aklanacağı kesinlik kazanınca, resmen temize çıkmasını engellemek için onu af kapsamına aldılar. 1974-78 yılları arasında Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty International) yönetim kurulunda üye olarak çalıştı; 1976-78 arasında başkan yardımcısı oldu. İnsan hakları için çalışmalarını hiç aksatmadı. 1977-78 yılında okutulmaya başlanan "Uluslararası Alanda İnsan Hakları” dersi onun önerisiyle programa girdi. İnsan Hakları Merkezi’nin kuruluş çalışmalarına ve 1979 Tarabya Konferansı’nın hazırlanmasına çok önemli katkılarda bulundu. Konferansın yıldızı oldu. Bu konferans sırasında UNESCO’nun ilk kez vermeye başladığı Uluslararası İnsan Hakları Öğretimi ödülü kendisine sunuldu. 1978-80 ile 1988-1994 arasında, toplumlararası görüşmelerde Kıbrıs Türk Tarafının anayasa danışmanı olarak görev yaptı. 1986’da Türk Kalkınma Vakfı ödülünü aldı. 1991’de Dışişleri Bakanlığı "Üstün Hizmet” ödülüne layık görüldü. Değişik dergi ve gazetelerde yazdığı çeşitli yazılardan sonra, 1974 yılında, "Açı” başlığı altında neredeyse ölünceye dek sürdüreceği köşe yazarlığı yaşamuğraşına başladı. 1974-1991 arasında Milliyet’te, 1991-2001 arasında Hürriyet’te, 2001’den sonra da Cumhuriyet’te yazdı. 1991’de, Sosyal Demokrat Halkçı Parti’den milletvekili oldu. Bu dönemde 1994’ün Temmuz ayından Kasım ayına dek beş ay boyunca dışişleri bakanlığı yaptı. Buradaki ağırlığını Tansu Çiller Hükümeti’ne kamu çıkarını olabildiğince gözeten bir özelleştirme yasası kabul ettirmek için kullandı. 1994 Ocak ayında, Korkut Boratav’ın da fikri öncülüğü ve Türk Harb-İş ile Petrol-İş sendikalarının desteğiyle, KİGEM’i (Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi) örgütlemeye başladı. 1996’da vakfa dönüşen bu kuruluş aracılığıyla son derece etkili bir özelleştirme karşıtı mücadele yürüttü. Yıllar boyunca onlarca dava açılmasına ve özelleştirmeyi epey zorlaştıran kararlar alınmasına neden olan çok etkili bir hukuk savaşı yürüttü. Bu arada siyasal mücadelesini de sürdürdü. 1995’te DSP’den milletvekili seçildi. Ama 1998’de Ecevit’lerle ters düştü ve onlardan ayrıldı. 24 Temmuz 2002’de Bağımsız Cumhuriyet Partisi’ni kurdu ve genel başkanı oldu. Ayrıca, uzun yıllar Akdeniz Üniversitesi’nde ders verdi. Prof. Mümtaz Soysal’la ilgili sözümü, 80. yaş gününü kutlamak ve kendisi için hazırladığımız armağanı sunmak için, 28 Aralık 2009 günü SBF’de düzenlediğimiz toplantıda yaptığım konuşmanın son tümceleriyle bitirmek istiyorum. Çünkü Hoca’yla veda kaynaşmamız bu oldu. Ona şöyle seslenmiştim: "İnsanın gözü kolay açılmıyor. Özellikle Yön çıkışınız ve toplumsal gerçekçi Anayasa Hukuku eğitiminizle, benim gözümün açılmasına katkılarınız için size minnettarım Hoca’m. Sağ olun. Umarım meşale yaşamınızı, daha uzun süre, çevrenizi aydınlata aydınlata sürdürürsünüz. Size nice ışıltılı yıllar dilerim.” Bunun üzerine hiç beklenmedik bir şey oldu. Hoca yerinden kalktı, sahneye çıktı, bana sarıldı ve beni öptü!!! Hocanın hiçbir zaman erkek erkeğe öpüşmediğini bilenler şaşırdı. Salonda gülüşmeler oldu. Ben de şaşırdım. Ama doğrusu Mümtaz Hoca’yla bu şekilde vedalaşmanın sıcaklığı hep içimde kaldı. Hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Hoşça kalın. [*] Mülkiyeliler Birliği, 21 Kasım 2019. [**] Diplomasi Şubesi, 1964. |