logo kısmı

Yavuz’un Ölümünün Onuncu Yılı - Cem Eroğul

Bugün burada, bundan on yıl önce, 12 Şubat 2007’de, 59 yaşında yitirdiğimiz Prof. Yavuz Sabuncu’yu anmak için toplanmış bulunuyoruz. Yavuz, SBF Anayasa Kürsüsü geleneğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bana göre onu anmanın en uygun yolu, onu bu geleneğin (tarih bilgi ve bilincinin) içine yerleştirmek, sonra da geleneğin bize yüklediği sorumluluk ve verdiği güçle, bugüne ve yarına kısaca bakmak olacaktır. Bana ayrılan zaman içinde bunu yapmaya çalışacağım.

 

Kürsümüzün simgesi Bahri Savcı Hoca’mız, 1942’de SBO’da (Siyasal Bilgiler Okulu) asistan oldu. O sırada kürsü dışarıdan yönetiliyordu. Bahri Savcı 1947’de doçent olunca kürsünün yönetimini devraldı. Demek ki kürsümüz bu yıl 70. yılını doldurmuş bulunuyor. Bahri Savcı, öğretim üyesi olur olmaz, yüksek okulumuzun gerçek bir akademik kuruluş haline gelmesi için canla başla çalıştı ve başka birçoklarının da çabasıyla, 1950 yılında okulumuz, Ankara Üniversitesi’nin üyesi SBF haline geldi. Bahri Hoca 1954’te profesör oldu ve o yıllarda Türkiye için büyük bir ilk, hatta dünya için bile göreli bir yenilik olarak, 1956-57 ders yılında bu fakültede insan hakları öğretimini başlattı. Bildiğiniz gibi, o yıl başlayan sürecin son halkası, bu yıl rektörlük tarafından kapatılan İnsan Hakları Merkezi’mizdir. Ama bu durum sakın moralinizi bozmasın. Altmış yıl boyunca ekilen tohumlar öyle kolay kolay yok edilemez. Bu kürsü, o sırada henüz asistan olmasına rağmen Kurucu Meclis üyesi olan Prof. Mümtaz Soysal dâhil, Türk hukuk tarihinin en büyük anıtı olan 1961 Anayasası’nın yapımında temel bir rol oynadı. Ben kürsüye 1966’da girdim. 1971 darbesi olduğunda, yurt dışındaydım. Kürsüde, dört kişiydik: kıdemsiz asistan ben ve üç yıldız profesör (Bahri Savcı, Muammer Aksoy ve Mümtaz Soysal). İngiltere’ye haber geldi, üçünü de içeri atmışlar. Üstelik Mümtaz Soysal o sırada dekandı. Onu da sınıfta ders verirken gözaltına almışlar. Devran döndü (hep döner, siz hiç merak etmeyin), kürsüde yeniden buluştuk. Artık çoğalmıştık: 1973’te Fazıl Sağlam, 1976’da da Yavuz Sabuncu kürsüye asistan olmuştu. 1980 darbesi olduğunda, Fazıl’la ben doçenttik, Yavuz henüz asistandı. 1977’de milletvekili olan Prof. Muammer Aksoy aramızdan ayrılmıştı. 1983 Şubat’ında, önce Bahri Hoca’yı sonra beni işten attılar. Hoca zaten yaş haddine ulaşmıştı, veda dersini hazırlıyordu. Ona rağmen attılar. Faşizmin acımasızlığı yeni bir şey değildir. Bu hukuksuzluğa tepki olarak Fazıl Sağlam istifa etti. 1983’ten 1990’a dek, kürsünün sorumluluğunu Mümtaz Soysal ile Yavuz Sabuncu omuzladı. Ben 1990 Mart’ında, Danıştay içtihadı birleştirme kararıyla fakülteye döndüm. (Evet, hep dönülüyor.) Muammer Aksoy Hoca’mız, ben dönmeden iki ay önce, apartmanının merdivenlerinde beynine kurşun sıkılarak öldürüldü. 73 yaşındaydı, yani bugün benim bulunduğum yaşta. 1991’de Prof. Mümtaz Soysal milletvekili oldu. Kürsünün sorumluluğu, 1992’de profesör olan Yavuz’la bana kaldı. Yavuz güçlü bir anayasacıydı. Esas uzmanlık alanı da seçimlerdi. AKP’yi iktidara getiren 2002 seçimlerinden sonra, "Bunlar bundan sonra artık kolay kolay gitmezler” demişti. Ne yazık ki haklı çıktı. Ben 2010 Ocak ayında emekli oldum. Bugünse kürsünün esas yükü, öğretim üyesi olarak Doç. Murat Sevinç’in omuzlarında. Geleneğin nasıl güçlü bir şey olduğunu anlamak için, Murat’ın bugün bulunduğu yere bakmak yeter.[1]

 

Gelenek, gerçekçi olmayı, durumu olduğu gibi görmeyi öğretir. Ayrıca, geleceğin inşasına katkıda bulunma gücünü verir. Kalan zamanımı önce durum saptamasına, sonra da geleceğe bakmaya ayıracağım.

 

Bugün bu ülkede anayasa hukuku diye bir şey kalmamıştır. Dolayısıyla, hukuk sisteminin temeli yıkılmıştır. Geçen yıl on beşinci basımını veda basımı olarak gerçekleştirdiğim Anatüzeye Giriş kitabımda belirttiğim gibi, bugün artık 1982 Anayasası, teknik terimiyle "nominal”, yani sözde anayasa haline gelmiştir. Devlet kurumları çökmüştür. Ülke, hiçbir kural tanımayan, tam bir keyfilikle hazırlanan Olağanüstü KHK’lerle yönetilmektedir. Anayasa Mahkemesi görevini yapmamakta, bu kararnamelerin hukuk açısından gerçekte birer OKHK niteliği taşıyıp taşımadıklarını incelemeyi reddetmekte, dolayısıyla keyfiliğe karşı hukuk devleti içinde bulunabilecek son çareyi de ortadan kaldırmaktadır. Bu kararnamelerle, sorgusuz sualsiz on binlerce kişi işinden atılmakta, dahası 1839 Tanzimat Fermanı’nın dahi gerisine düşülerek, genel müsadere (kişilerin bütün malına mülküne zorla el koyma) kararları verilip uygulanmaktadır. Merak ediyorum: Yarın, "Anayasa Mahkemesi kaldırılmıştır” diye bir OKHK çıkarsa, AM’nin tavrı ne olacaktır?

 

Adına "anayasa değişikliği” denen, ama "değişiklik” ancak yürürlükteki anayasa kurallarına uyularak gerçekleştirilebileceğinden, değişiklik değil darbe olan son girişim ise Türkiye için tam bir felakettir. Sanırım gizli oylama kuralı herkesin gözü önünde açıkça çiğnenmemiş olsaydı, bu metin Meclis’te kabul edilmezdi. Yine kürsü geleneğinin omuzlarımıza yüklediği sorumlulukla Fazıl’la birlikte milletvekillerine bir açık mektup yazmış, 62 yıl önce (29 Kasım 1955 günü) Demokrat Parti Meclis Grubu’nun düştüğü zaafa, hem Menderes’in hem de ülkenin başını yakan zaafa düşmemeleri için kendilerini uyarmıştık. Fiili açık oylama, bu tür uyarıların etkili olmasını engelledi.

 

Gizli oy kuralının çiğnenmesi bir yana, bu metin, Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek ilk üç maddesine de açıkça aykırıdır. Çünkü bu metin, hukuk devletini, güçler ayrılığını, demokratik devleti ve insan haklarına saygı ilkesini ortadan kaldırmaktadır. Laik devlet zaten fiilen ortadan kaldırılmış, sosyal devlet ise, Fazıl Sağlam’ın deyişiyle, "sadaka devletine” dönüştürülmüştür. Bugün, insan haklarına dayanmayan bir demokrasi anlayışı artık asla demokratik sayılmamaktadır. "Halkın sesi Hakkın sesi” anlayışı çok gerilerde kalmıştır. Halk istedi diyerek her istediğinizi yapamazsınız. Örneğin, "Filanca kişiyi asalım ya da sürgüne gönderelim ya da malına mülküne el koyalım” diye halkoylaması yapamazsınız. Hatta, kendi haklarınızdan bile halkoylamasıyla vazgeçemezsiniz. Nasıl ki özel hukukta birine köle olmak üzere özel bir sözleşme yapamazsanız, kamu hukukunda da haklarınızdan vazgeçemezsiniz. Bakın, 1961 Anayasası’nın bir ilkesini tekrarlayan 1982 Anayasası’nın 12. maddesi ne diyor: "Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.” Adına "değişiklik” denen bu son anayasa darbesinde, bizden "insan haklarına saygılı, demokratik ve laik bir sosyal hukuk devletinde yaşama hakkımızdan” VAZGEÇMEMİZ isteniyor. Hemen söyleyeyim: Arkasındaki çoğunluk ne kadar büyük olursa olsun, böyle bir vazgeçmenin hukuki geçerliği yoktur. Önümüzdeki halkoylamasında bu gidişe "Dur” denebilirse ne âlâ. Yoksa hem özel yaşamlarımız hem de kamu yaşamımız gittikçe derinleşen bir felakete sürüklenecektir.

 

Yılbaşında Reina saldırısı öncesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nca hazırlanan ve bütün camilerde okunan Cuma hutbesindeki şu sözler geleceğimizin habercisidir: "Yeni bir yılın ilk saatlerinde başka kültürlere, başka dünyalara ait yılbaşı eğlenceleriyle israfa dönüştürülmesi ne kadar da düşündürücüdür. Sevap, günah, hayır, şer konularında muhasebe yapılması gereken saatlerin, emek harcamadan zengin olmak arzusuyla kumar, piyango gibi şans oyunlarıyla heba edilmesi ne kadar düşündürücüdür.” Gerçi saldırıdan hemen sonra bu metin internetten çıkarılmış ve Başkanlığın şiddetli bir kınaması yayınlanmıştır. Ama hava bir kere zehirlenmiştir. İçki içenlere saldırılar çoktan başlamıştır ve artmaktadır. Yakın gelecekte, sokakta tesettüre girmeyen kadınlara saldırılmaya başlanması beni hiç şaşırtmayacaktır. Ağır bir olay olduğunda, resmi makamlar kuşkusuz bunu hemen kınayacaklardır. Ama laik ve özgür bir ülkede korkusuz yaşama hakkımız çoktan çiğnenmiş olacaktır. Geleceğimiz için kapkara bir başka tehlikenin kaynağı da eğitimin dinselleştirilmesidir. TEOG filan gibi sınavlar yapılıyor, ama yakında çocuklarımızı, torunlarımızı gönderebileceğimiz aydınlanmacı, çağcıl eğitim kurumları bulabileceğimiz çok kuşkuludur. Son olarak, Ağustos 2016’da kurulan (bkz. 26 Ağ. 2016 günlü RG.) varlık fonuyla, kuşakların özverisiyle biriktirilen en büyük kamu varlıklarının bir anonim şirket statüsünde, kamuya ilişkin bütün sınırlama ve denetimler dışında, tam bir keyfilikle yönetilecek bir kuruluşa aktarılması, tek kişi yönetimine akıllara durgunluk verecek mali olanaklar açmakla kalmayacak, gelecek kuşakları da bir borç batağıyla karşı karşıya bırakacaktır.

 

Durum budur. Şimdi kısaca geleceğe bakmak istiyorum. Önce şunu ısrarla vurgulamak isterim: Tarih kendi kendini yapmaz, onu insanlar yapar. Yani, istediğimiz, dilediğimiz dünya, ancak biz onu kurarsak var olabilecektir. Dolayısıyla, mücadele ile desteklenmeyen umut, bir kandırmacadan başka bir şey değildir. Yalnızca mücadele edenlerin umut etmeye hakları vardır. Bu mücadelede Türkiye yalnız değildir. Türkiye, 1970’lerde başlayan ve bütün dünyayı saran neoliberal küreselleşmenin yarattığı genel çöküşün içindedir. 2008’deki son büyük krizde 12 trilyon dolar basıldı. Bugün, dünyadaki bütün bankaların, hanelerin, şirketlerin ve devletlerin toplam borcu 2008’e göre 57 trilyon dolar arttı ve dünya gayrisafi hasılasının neredeyse üç misline ulaştı. Kapitalizm tam bir gazino ekonomisine dönüştü. Bugün ABD’de bankalardan, sigortalardan, emlak komisyonculuğundan kaynaklanan gelirler, imalat gelirlerini aştı ve GSMH’nin %24’üne ulaştı. (Bütün bu rakamlar için, Yordam Kitap’ın yayınladığı Paul Mason’un, Kapitalizm Sonrası kitabına bakınız.) Bu arada, ABD’de nüfusun %1’i alabildiğine zenginleşirken, %99’u ya yerinde saydı ya da geriye gitti. Yaşanan çevre yıkımı ve dünyada iklimin tehdit edici boyutlarda ısınmayı sürdürmesi de ayrı bir felaket habercisi. Bu genel krizin temel nedeni, Marx’ın daha 1858’de, Grundrisse’de belirttiği gibi, üretim araçlarındaki gelişme belli bir düzeye ulaşınca bunun kapitalist üretim ilişkileri içinde sürdürülmesine olanak kalmamasıdır. Bugün verimlilik artışı öyle bir düzeye ulaşmıştır ki emeğin sömürüsüne dayanan bir düzenin sürdürülmesi nesnel olarak olanaksızlaşmaktadır. Amerika’da yapılan bir hesaba göre, gelecek yirmi yıl içinde, imalat ve hizmetlerdeki işlerin yaklaşık %47’si ortadan kalkacaktır. Bilindiği gibi Donald Trump, ABD’deki istihdam kaybını dış ticarete ve sermaye ihracına bağlamıştır. Bunun üzerine 4 Şubat 2017’de CNN’de bir araştırma yayınlanmış, istihdam kaybının ancak %13’ünün Trump’ın belirttiği nedenlerden, %87’sinin ise verimlilik artışından kaynaklandığı ortaya koyulmuştur. Üstelik de bu artış artık akıllara durgunluk verecek bir hıza ulaşmıştır. Vaktim olmadığından bu konuda tek bir örnek vermekle yetineceğim. Hepimiz Cenevre’deki nükleer fizik laboratuvarı CERN’in (Conseil Européen pour la Recherche Nucléaire) adını duymuşuzdur. Buna karşılık son yıllarda Lozan’da İnsan Beyni Projesi (Human Brain Project) adıyla yeni bir araştırma merkezi kurulduğunu, bunun 256 laboratuvarın, 114 kurumun, 24 ülkenin ve büyük sayıda özel firmanın ortak olduğu muazzam bir araştırma girişimi olduğunu, milyarlarca sinaps (sinir bağlantısı) içeren sinir ağlarını işleyecek güçte bilgisayarlar, uygun matematik modeller, her türlü beyin hastalığı için tanı ve sağaltım yöntemleri geliştirmeyi erek edindiğini, fazla uzak olmayan bir gelecekte insan beyni örneğine göre çalışacak bilgisayarlar ve dolayısıyla robotlar üretileceğini bilenimiz azdır. Geliştirilen bu bilişim olanaklarının imalat ve hizmetlerdeki bütün üretim alanlarına uygulanmasıyla, dev verimlilik artışlarının birim ürünün değerini gitgide sıfıra indirmesi kaçınılmazdır. Bu da kâr ekonomisinin, yani kapitalizmin sonu demektir. Hem sadece bu da değil, internetin doğrudan demokrasiyi olanaklı hale getirdiği bir çağda temsili demokrasinin nesnel gerekçesi de hızla ortadan kalkacak, başka bir deyişle, yine Marx’ın öngördüğü gibi devletin de sonu görünecektir. Kısacası bolluk ve özgürlük içinde genel bir kardeşlik düzeni demek olan komünizmin koşulları bugün oluşmuştur.

 

Ama dediğim gibi, yeni bir dünyanın koşullarının oluşmuş olması, bunun kendiliğinden kurulacağı anlamına gelmez. Bizi bekleyen en büyük tehlike, faşizmin en büyük iki ideolojik dayanağı olan milliyetçilik ile köktendinciliktir. Dini bağnazlık korkunç bir felakettir. 1648’de sonuçlanan otuz yıllık din savaşlarında, Almanya’da nüfus 16 milyondan 6 milyona düşmüş, ülke iki yüz yıllık bir gerilemeye sürüklenmiştir. Bugün İslamcı köktendinciliğin yarattığı sınırsız vahşet hepimizin gözü önünde sergilenmektedir. Ama bu bizi, bu sefer Müslümanları hedef alan ve çok kez Batı’nın yaptığı gibi görmezlikten gelinen başka vahşetlere duyarsız bırakmamalıdır. Örneğin bugün Hindistan Başbakanı olan Narenda Modi, Şubat 2002’de eyalet başbakanı olduğu Gucerat’ta gerçekleştirilen korkunç bir Müslüman kıyımının baş sorumlusudur. (Yordam Kitap’ın geçen yıl yayınladığı Hint düşünürü Himani Bannerji’nin Marx’tan Yeniden Doğmak kitabında bu konuda yeterli bilgi vardır.)

 

Yeni bir dünyayı kurmanın en doğru yolu, daha bugünden O DÜNYAYA UYGUN davranmaktır:

- Düşmanlık istemiyorsanız siz de kimseye düşmanlık göstermeyin. (Özellikle milliyetçilikten uzak durun.)

- Nefret nefreti besler. Meslektaşlarınıza, arkadaşlarınıza, sizce yanlış düşünenlere, yanlışlarını görme şansını tanıyın. Hemen yargılayıp kendinizden uzaklaştırmayın. Yanlışlarında katılaşmalarına neden olmayın.

- Şiddet istemiyorsanız siz de şiddet göstermeyin. Şiddete karşı barışçı bir direniş gösterin. Gezi’nin gösterdiği gibi, en etkili silah, edilgin direniştir. Kendisini döven polise karşılık vermemesi için erkek arkadaşını güçlükle zapt eden kahraman kız olun. İnanın bana, onun gücü, hele de aklı, öfkeli erkek arkadaşınınkinden çok daha fazladır.

- Sokaktaki şiddete karşı tedbirli olun. Yalnız çıkmamaya, yalnız kalmamaya çalışın. Sprey gibi, edilgin koruma araçları bulundurun. Ama asla örgütlü şiddete taraf olmayın.

- Yaşam biçiminize karışılmasını istemiyorsanız, siz de başkalarınınkine karışmayın. (Laiklik cephesine en büyük zararlardan biri, bağnaz ve köktenci başörtüsü düşmanlığından gelmiştir.)

- Kurtuluşa giden yol, şu ya da bu hazır reçeteyi uygulamaya çalışmak değil, 2013’teki Gezi kalkışmasının muhteşem örneğinde olduğu gibi, farklılıklara içtenlikle saygı göstermek, buna karşılık, kendi yaşam değerlerini, şiddete başvurmadan ama ödünsüz bir kararlılıkla savunmaktır.

 

Bunun için muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki asil kanda değil, ülkemizin ve şu anda içinde bulunduğumuz kurumun aydınlanmacı geleneğinde mevcuttur.

 

 

[*] 16 Şubat 2017, SBF (Mülkiye).

[**] Diplomasi Şubesi, 1964.

[1] Bu satırları 7 Şubat 2017 günü sabahı yazdım. O günün akşamüstü çıkarılan yeni bir OHAL kararnamesiyle Murat’ın ve Kürsümüzün iki araştırma görevlisinden biri olan Dr. Dinçer Demirkent’in işine son verdiler. Şu anda Kürsüde tek bir araştırma görevlisinden başkası kalmadı. Atılanlar için onurlu bir rastlantı olarak, 7 Şubat, Bahri Hoca’nın da atıldığı gündü. (Ben 25 Şubat’ta atıldım.)
Untitled
* Yazıların içeriğinden ve kaynakların doğruluğundan yazarlar sorumludur.
** Mülkiye Sözlük Yürütme Kurulu, internet sitesini oluşturan IKON-X Bilişim Kolektifine, Mülkiye Sözlük logosunu hazırlayan Mineral Ajans'a ve işitsel içeriği oluşturan sayın Çiğdem Gönen’e içtenlikle teşekkür eder.