| Mülkiye’nin fakülte olmasından sonra bilimsel hayatın yükselişine başından itibaren tanıklık etmiş ve hatta öncülük etmiş bir akademisyen, bir bilim insanıydı Tuncer Hoca. 80’inde bile araştırmaya, okumaya, anlamaya çalışan bir bilim insanıydı. "Bilim insanı kim?” diye sorulduğunda gönül rahatlığıyla "İşte o” demeniz gereken bir insandı. Fakülte’den 12 Eylül Darbecileri tarafından atılıncaya kadar Fakülte’nin ve Türkiye’nin özellikle iktisat hayatına ve felsefesine büyük katkı yapmış, kendinden sonraki nesillerden önemli iktisatçılar yetiştirmiş bir hocaydı. Hocalığı Fakülte’deki resmi hayatından sonra da devam etmiş pek çok yeni öğrenci yetiştirmiştir. Onlardan birisi olmaktan da hep onur duyacağım. Bizim dönem (1979 girişliler) Tuncer Hoca’nın derslerini alacak sınıfa geldiğinde 12 Eylül Darbecileri, kendi kafalarına uymayan akademisyenleri, bilim insanlarını tasfiye etmişlerdi. Tasfiyenin amacı 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu ile "darbecilerin” görüşlerine uymayan özgür ve bilimsel düşünebilen bilim insanlarının önde gelenlerini tasfiye ederek gerisini sindirmekti. Tuncer Hoca da 1402 ile ilk atılanlardan olmuştu. Kendi deyişiyle bu onun onuruydu ama tüllap açısından büyük kayıp, o yılların entelektüel birikiminden uzak kalmak ve o birikimden doğrudan yararlanamamaktı. Tuncer Hoca’nın dört asistanının Nuri Yıldırım ve Yılmaz Akyüz haricinde Hasan Ersel ve Ercan Uygur’un talebesi oldum. Onlar derslerinde Tuncer Bulutay’ın öğrencisi olmaktan dolayı ne kadar şanslı olduklarını anlatırlardı. 12 Eylül Darbecileri maalesef bizi bu onurdan, bu imkândan mahrum bırakmış, ondan feyz alma imkanımızı elimizden almıştı. O nedenle Tuncer Hoca’yla yaptığımız iki çalışma (İsmail Türk’e Armağan ve Tuncer Bulutay’ın Bilimsel Yolculuğu) boyunca birlikteliğimiz ve pandemi nedeniyle getirilen yasaklara kadar yaptığımız yürüyüşler Hoca’nın benim için özel dersleri oldu, o yılların bir anlamda telafisi oldu. Hoca’yı bu kadar kısa bir yazıyla anlatmak tabii ki imkânsız ama Tuncer Bulutay’ın Bilimsel Yolculuğu başlığıyla Mülkiyeliler Birliği tarafından yayınlanan söyleşimizden birkaç cümleyi, hem beni etkiledikleri için hem de Hoca’yı kısaca anlattıkları için aşağıya aldım: İktisat, matematiksel ve arz ve talep eğrilerinden oluşan bir disiplin değil, matematikten edebiyata, edebiyattan psikolojiye, psikolojiden tarihe kadar pek çok disiplini yatay kesen bir disiplindir… O nedenle de iyi iktisatçı olabilmek için öncelikle iyi okuyucu olmak ve hemen hemen hayatın her dalından okumak gerekir. (…) Bizim yetişmemizde Mülkiye’nin özelliklerinden birisi ‘demokratik ve serbest tartışma ortamının’ ve hocalarımızda var olan ‘gelecek kuşaklar bizi aşacaklar’ zihniyetinin de belirleyici katkısı oldu, Mülkiye’de hocalarımın bana verdikleri nasihat buydu: ‘Benim kadar olursan hiçbir şey olmamışsın demektir, beni geçmelisin’. (…) Mülkiye’de hocayken en çok da öğrencilerimden öğrendim. (…) Saçmalama Özgürlüğü toplumlar ve özellikle akademik hayat için vazgeçilmezdir… Yüz tane saçmalarsınız ama yüz birinci hepsini telafi eder ve büyük bir atılımın temelini oluşturur. Einstein’ın durumu da budur… Saçmalamayı yasaklamak yaşamın zenginliğini yok etmek demektir. ‘Ama saçmaladığında bir zarara yol açabilirsin’ diyebilirsiniz. Bu da doğru ama, yeni şeyler hep böyle doğuyor. (…) Özgür bir ortam oluşturulmalıdır. Bu ortamda insanlar düşüncelerini serbestçe söyleyebilmeli, tartışabilmeli ve yeteneklerini sonuna kadar kullanabilmelidir. Bugünkü OHAL’in en büyük sakıncası da budur. İnsanlar fikirlerini serbestçe söyleyemiyor, söyleyemeyince de yetenekler köreliyor, fikir hayatı ve akademik hayat kısırlaşıyor. Bu da dalga dalga sosyal bilimlerden fen bilimlerine kadar her alanı etkiliyor. (…) Kadının toplumsal hayata yeterince katılmaması Türkiye’nin en büyük sorunlarından biridir. (…) Çeşitlilik bütün toplumların en önemli özelliklerinden biridir. Bu genellikle gözardı edilir. Hâlbuki çeşitlilik-farklılık, insanı her şeyden önce çok daha özgür yapar, çok da müsamahalı yapar, hoşgörülü yapar: "Bak bu da böyle düşünüyor”, "Neden böyle düşünüyor?”, "Demek ki böyle de düşünülebilirmiş”. Bunlar insanı çok zenginleştiren unsurlar. Ben de Mülkiye’nin bu verimli ortamından hem öğrenci olduğum zaman hem de sonraki dönemlerde çok şeyler öğrendim…Tek tipten bir şey çıkmaz. (…) ‘Ben yanılmam hep doğru söylerim’ de ısrar edersen, hep eskileri söylüyorsun demektir ki dünya değişiyor, hem de sürekli değişiyor. O günkü dünya başka, şimdiki başka. (…) Herkes aynı şeyleri söylerse, ortaya yeni bir şey çıkmaz ki. Sadece liderin, öncünün, yukarıdakilerin veya en çok sesi çıkanın söyledikleri tekrarlanır. Bu da doğal olarak yeni bir şeyler yaratılmasının önündeki engellerden birisidir. (…) Üstelik yazmak insanın düşüncesine bir intizam getiriyor, sistematiklik getiriyor. Bir de yazdığınız kalıcı oluyor. Sözlü ifadeler geçip gidiyor. Yazdıklarınız topluma mal olduğu gibi, sizi yazarken daha düzenli olmaya, etraflı düşünmeye ve çalışmaya yönlendiriyor. (…) Bir anayasanın öncelikle özgürlükleri artırmasını vurgulamalıyım. Özgürlükler artınca insanlar geleceğe daha kolaylıkla yatırım yapıp, ekonomide, siyasette, bilimde ve sosyal hayatta yeni fikirlerin peşine düşüp, yeni fikirler üretip sinerji yaratıyorlar. (…) Mülkiye’de, 1980 yılı öncesinde …öğrenci hareketleri iki farklı şekilde gelişti. …ilkinde Ülkü Ocaklı öğrenciler diğer Mülkiye öğrenciler tarafından derslere sokulmuyordu. Ülkü Ocaklı öğrenciler ısrar edince de çatışma çıkıyordu. Fakülte yönetimi de okulu kapatmak zorunda kalıyordu… İkincisinde de …solcu öğrenciler arasındaki çatışmalara dönüştü… 12 Eylül 1980 darbesi bu hareketlerin sonrasında, hareketlerin yarattığı toplumsal huzursuzluktan yararlanarak gerçekleşti. Bu tehlikeyi öğrencilere sürekli anlattık, ama onlara dinletemedik. (…) [B]ütün darbelerden her zaman çok korktum. Darbeler, Türkiye’de büyük tahribat yapmıştır. 27 Mayıs ilk askeri darbeydi ve ileride bir bakıma tekrar etmesinden ve olumsuz etkilerinden hep ürktüm, korktum. Demokratik bir ülkede, cumhuriyette darbeler demokrasiye, hukuka ve adalete aykırıdır. O nedenle 27 Mayıs Darbesi’ne de karşıyım. (…) [D]emokrasiyle beraber oluşturulan hukuk devleti bu ortamın gerçekleşmesi için gerekli zemini kurmuştur. Yabancı yatırımcıların yatırımlarının kârlılığı dışında, dikkat ettiği en önemli konu o ülkede hukuk devleti ve yargı bağımsızlığının varlığı ve mülkiyet hakları dahil hakların korunup korunmadığıdır. Demokrasilerde hukuk dışında müdahale olmaz, yapılamaz. (…) Bilim insanı … her şeyden şüphe eden, her şeyi sorgulayan, eski düşüncelerini yadsımaktan çekinmeyendir. Yani, bilim insanı tam özgürdür. Hatta kendisinin geçmişte ileri sürdüklerinden bile bağımsızdır, özgürdür. Geçersiz hale geldiklerinde eski görüşlerine bağlı kalmamalıdır, kendi geçmişine karşı da özgür olmalıdır… Ben kendi geçmişime karşı hep özgür olmayı istedim ve oldum da. (…) Türkiye’nin büyümesinde önemli bir olay da göçlerdir. Özellikle 1970’ten sonra gelen büyük göçlerdir. Türkiye’nin 1970 yılındaki kır-kent yapısı 2010 yılında tam tersine dönmüştür. Bu değişim AKP’nin iktidara gelişinin temel nedenlerinden biridir. Diğer bir nedeni, 12 Eylül iktidarıdır. Özal politikalarıdır. İkinci neden bu kentleşmedir. Ve her sabah yatağından "Bugün ne öğreneceğim” diye merakla kalkan o güzel insan hep aradığı, düşündüğü, her seferinde sevgiyle söz ettiği Emine’sine 7 Aralık 2021’de kavuştu. Bize verdiklerin için sonsuz teşekkürler, ışıklar içinde uyu hocam. [*] İktisat ve Maliye, 1983. |