logo kısmı

Bahri Savcı’nın Ardından - Cem Eroğul

Bahri Savcı, 2 Kasım 1997 Pazar günü saat 12.55’te yaşama gözlerini kapadığında, 83 yaşındaydı. Son yıllarda yüreği ancak pil desteğiyle atıyordu. Kulağı ağırlaşmıştı. Yaşlılık onu bir ölçüde huysuzlaştırmıştı da. Durum böyleyken, ölünce, yalnız ben değil daha pek çok insan, etimizden et koparılmışçasına acı duyduk. Bu neden böyle oldu?

 

Bu türden bağlılıkları duygusallıkla açıklamak olanaksızdır. Bunu yalnızca hak eden insanlar böylesine sevilebilirler. Peki, Bahri Savcı nasıl bir insandı ki bunca yürek yakıp bunca beyin tutuşturabildi?

 

Çokyönlü kişilikleri tek boyuta indirgemek yanıltıcı olur. Yine de, sanırım, her yaşam çizgisinin yönünü belirleyen bir ana özellik vardır. Aşağıda bunu araştıracağım. Ancak önce, Hoca’ya şöyle bir toptan bakmayı deneyeceğim.

 

Bahri Hoca’nın rengârenk bir kişiliği olduğunu her tanıyanı bilir. Sevenleri şöyle bir otursak, çok değişik özelliklerini arka arkaya sıralayabiliriz. İlk usa gelecek yönü, güler yüzlülüğü, sevimliliği, iyimserliği, insan ilişkilerindeki yumuşaklığıdır. Kendisine boş yere "tonton” denmemiştir. Bir başka özelliği, kadınlara karşı duyduğu eşsiz saygıydı. Bahri Hoca, adı hiç konmamış olsa bile, Türkiye’nin herhalde en eski feministlerinden biri olmuştur. Hoca’nın çok ilginç bir yönü de anadan doğma demokratlığıdır. Herhangi bir ilke gereği olduğundan değil, ancak kendisine öylesi doğal geldiğinden, bilim ocağındaki (fakültedeki) toplantılarda her zaman öncelikle en kıdemsizlerin görüşünü almaya çalışırdı. Kafası yatarsa da kıdemliler ne derlerse desinler, o görüşü sonuna dek savunurdu.

 

Hoca’nın titizliği ise, sevenleri için hep eğlence konusu olmuştur. Atkısı yere düşse, artık mundar olmuştur diye düşünür; toplamaz, öylece bırakır gider. Yerlerde sürünmüş mektubu, gazeteyi okumaz. Her sabah, yüzüyle birlikte saçını başını bütünüyle yıkar. Kimse yatağına filan oturamaz. O denli ki araba kullandığı dönemde, arabasına binerken acaba ayakkabılarımızı çıkarmak gerekir mi diye gülüşürdük.

 

Bahri Hoca’nın demokratlığı gibi, alçakgönüllülüğü de doğuştandı. Kıdemsizi kollayacağım diye kendisini nasıl zorlamıyorsa, alçakgönüllülük göstereceğim diye bir çaba da harcamazdı. Kendi değerini bilir, kendini olduğu gibi kabul ederdi. Ne böbürlenmesi ne de aşağılık duygusu vardı. Kendinden daha yetenekli, daha bilgili insanlarla karşılaştığında, bundan bir rahatsızlık duymazdı. Hiç sorun edinmeden, becerebildiği ölçüde başkalarından bir şeyler öğrenmeye bakardı. Yarışma hırsı ona yabancıydı. Bilim öylesine dipsiz bir kuyudur ki hepimiz birden kovamızı sallasak, birbirimize değmeden herkese bolca yetecek denli su çekebiliriz, derdi. Böyle bir anlayışta, başkasını kıskanmak, başkasıyla çekişmek, başkasını kendisi için tehlike görmek söz konusu olmaz elbette.

 

Bahri Hoca’nın bu rahatlığında, devlet memurluğuna duyduğu güvenin önemli payı vardı. Memurlukta ilerleme nesnel koşullara göre yürür, derdi. Özel girişimcilikteki tepişmeyi, ilerlemek için birbirine çelme takmayı hiç anlamazdı. Herkes kendi bencil çıkarı için uğraşırsa, sonunda toplum için en iyi sonuca varılır anlayışı, ona tümüyle yabancıydı. Toplum çıkarını gerçekleştirmenin onun usuna yatkın tek yolu, daha başından herkesin genel çıkarı düşünerek davranmasıydı. Kısacası, Bahri Hoca, anadan doğma kamucuydu, kamu görevlisiydi, kamu insanıydı.

 

Kişi başkalarıyla yarışmayınca, kendisiyle de barışık olunca, dingin oluyor anlaşılan. İleri yaşın yarattığı bir iki ölçüsüzlük dışında, ben Hoca’nın çileden çıktığını, tepesinin attığını hiç görmedim. Ağzını bozduğuna da hiç tanık olmadım. Uzun yaşamında, büyük kızgınlıklar, büyük kırgınlıklar olduğunu sanmıyorum. Üç kez askerlik yaptı. Romatizmalı, zayıf bünyesiyle, II. Dünya Savaşı’nda Alman ordularını bitiren korkunç kışlara göğüs gerdi. Ülkeye canla başla hizmet etti. Binlerce öğrenci yetiştirdi. Sonra da askeri mahkemede tutuklu olarak yargılandı. İşte o günlerde bile, soğukkanlılığını korudu. Ölçüsüz bir tepki göstermedi. Yaşam mücadelesinin sonuna geldiğinde, kendisinden bir veda dersi bile esirgendiğinde, yine öyle aşırı bir tepki göstermedi. Yalnızca üzüldü. Çile çektiğinde, bir tek "devlet utansın” der, sonra susardı (Belki de yaşamını kamuya adamış bir kişinin söyleyebileceği en ağır söz budur. Kim bilir?).

 

Hoca’nın rengârenk kişiliğinin en göz alıcı yönlerinden biri de yazın merakıydı. Romana, özellikle de öyküye bayılırdı. Tiyatro, vazgeçilmez bir besindi onun için. Üstelik, yalnızca yazına değil, sanatın her türüne eğilimliydi. Ancak yazın, tek sözcükle, onun tutkusuydu. Bir iki yıl önce, gözünden ameliyat olmuş, okumalarına ara vermek zorunda kalmıştı. O yaz Ören’de çıldıracaktı neredeyse (Bu arada, sevgili eşi Sudiye Hanım’ı da çıldırtacaktı ya neyse.).

 

İnsan sorununa yazın yoluyla yaklaşım, Hoca’ya çok uygundu. Çünkü Hoca, insana ilişkin her şeye büyük yakınlık duyar, ancak bu yakınlığını hiçbir zaman laubalilik derecesine getirmezdi. Onunki salya sümük, şapur şupur bir sarışma değil, soylu bir ilişkiydi. Belki onun içindir ki bütün demokratlığına karşın, yaşamdan bir kişizade gibi geçti.

 

Hoca’ya böyle toptan baktıktan sonra, bu yaşam çizgisini belirleyen ana özellik neydi, şimdi de onu saptamaya çalışacağım. Bana öyle geliyor ki Bahri Savcı’yı "tanımlayan” özellik, insan kişiliğinin özgür gelişme hakkına ve gereksinimine duyduğu sarsılmaz inançtır. Bütün yaşamuğraşını, siyasal tutumunu, özel yaşamını, en iyi bu ilke açıklar.

 

Kırk küsur yıllık öğretmenliği boyunca Bahri Hoca hep halife-sultan saltçılığından bugünkü birey hakları bilincine ulaşma uğruna, Türk insanının yaşadığı özgürleşme serüvenini anlatmıştır. Bunu bıkmadan, usanmadan, hep aynı coşkuyla yinelemiştir. İstemiştir ki bugünün insanı, bu koca tarihi bilsin, anlasın, ondan esinlensin; böylece de özgürleşme yolunda hep daha ileri gitme gücünü kendinde bulsun.

 

Çünkü Bahri Hoca için özgürlük, yalnızca gelişmiş kişiliğin onsuz edemeyeceği bir ortam değildi. Daha da önemli olarak, kişiliğin gelişebilmesi için alınması gerekli bir besindi. Bu besin olmadan insan kişiliğinin olgunluğa erişmesi olanaksızdı. Başka bir deyişle özgürlük, yalnızca şu ya da bu yönde istediği gibi davranabilme sorunu değildi. Ne isteyeceğini öğrenebilme, kendini gerçekleştirebilme, kısacası insan olabilme sorunuydu. Yaşamsal önemi işte buradan geliyordu.

 

Bunu öyle bilince, Bahri Hoca’nın niye ulusal devletten, niye parlamenter demokrasiden, niye tüze (hukuk) devletinden, niye yercilikten (laiklikten), niye aydınlanmadan, kısacası niye Atatürk’ten yana olduğunu anlamak hiç de güç değildir.

 

Ulus olmak demek, Tanrı egemenliği inancına dayalı bir kulluktan, bireylerin özgür iradeleriyle ayakta duran bir birlikteliğe geçmek demektir. Ulus kendi egemenliğini en iyi meclisler aracılığıyla kullanır. Özellikle bizim gibi, kişisel saltçılığa yatkın gelenekler içinde yoğrulmuş toplumlarda, parlamenter demokrasi dışındaki her yönetim biçimi özgürlükler için tehlikelidir. Bir yaşam boyunca Hoca’nın, başkanlık dizgesi olsun, yarı-başkanlık dizgesi olsun, kendisinin kısaca "başkancı” dediği eğilimlere hep karşı çıkmış olmasının nedeni budur.

 

İçte baskıya dayanamayan bir kişinin dıştan gelecek baskılara daha da duyarlı olması doğaldır. Kaldı ki bu duyarlık, ulusal devlet anlayışıyla tam bir tutarlılık içindedir. Başkasına boyun eğmiş ulusların üyeleri özgür olamazlar. Bu nedenle bağımsızlık, Hoca için, yine insan olmanın ve insanca yaşamanın koşuludur. Bu anlayışta, başkalarına baskı yapan bir ulus da özgür olamaz. Dolayısıyla, bağımsızlık, ancak uluslar arasında eşitliğin geçerli olduğu bir ortamda anlamlıdır. Emperyalizm, ister başkalarından ister bizden kaynaklansın, her zaman insan değerlerine aykırıdır.

 

Demokrasi özgürlüktür, ancak başıboşluk değildir. Kişi, özgür olacaksa, başkalarının özgürlüğüne de saygı göstermek zorundadır. Bu da kurallara uymakla olur. Nasıl dış ilişkilerde eşitlik, ulusların bağımsızlığını sağlamanın tek yolu ise, yasa karşısında eşitlik de bireylerin özgürlüğünü gerçekleştirmenin onsuz olmaz koşuludur. Eşitliğin dayanağı da tüze (hukuk) devletidir. Tüze devleti olmadan, ne demokrasi ne kişi özgürlüğü ne de dolayısıyla insanca yaşam olabilir.

 

Salt duygu ve inanç bağlarıyla birleşmiş bir topluluk, oymak (aşiret) ya da ümmet olabilir. Ancak, ulus olamaz. Ulus, yalnızca duygu ve inançla yetinmeyen, us gücünü de kullanabilen bireyler, kısacası "yurttaşlar” gerektirir. Yurttaş, toplum dayatması dışında, kendi inancını özgürce seçebilen kişidir. Bunun iki koşulu vardır. Toplum bireye seçim olanağı tanıyacaktır. Birey bu seçimi yapabilecek donanımda olacaktır. Diyesim, toplum yercil, birey de aydınlanmış olacaktır.

 

İnanç konusunda bireye seçim hakkı tanıyan tek toplum biçimi yercil (laik) toplumdur. Bahri Hoca’nın yercillik gereksinimini hep iliklerine dek duyumsamış olmasının gerekçesi budur. Yercil olmayan toplum, bireyi, şu ya da bu inancın cenderesine alır. Türkiye’de bunun somut biçimi Sünnî İslam’dır. Devlet bu konuda uyanık olmazsa, şeriatçıların topluma, dolayısıyla da yaşamının en özel yönlerine dek bireye egemen olması kaçınılmazdır (Bunlar bahçene dikeceğin gül ağacına bile karışırlar, derdi Hoca.). Öyleyse, insanca yaşayabilmenin, dahası soluk alabilmenin ilk koşulu, devletin özgürlük bekçiliğini doğru dürüst yapması, başka bir deyişle yercillik ilkesini ödünsüz uygulamasıdır.

 

Yercil bir toplumun kendini sürdürmesi, bireylerin buna uygun bir eğitim almış olmalarına bağlıdır. Hoca’ya göre, insan yavrusu bir küçük hayvan olarak gelir dünyaya. Önce insanlaşması gerekir. Bu da eğitimle olur. Bahri Hoca’nın, kendi eğilimlerine tümüyle aykırı olarak, yaşamuğraşı dışında bir yerde yöneticilik kabul etmesinin tek örneğinin öğretmenlik alanında olması herhalde rastlantı değildir. Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu’na başkan olmak, Bahri Hoca için güç katlanılır bir özveri olmuştur. Ancak konu öğretmenlik olunca, Türkiye Öğretmenler Sendikası’na gidecek yolun döşenmesi olunca, Hoca buna katlanmıştır. Çünkü, Cumhuriyet’in ilk kuşağının pek çok üyesi gibi, o da aydınlanmış bireyin ancak aydın öğretmenler eliyle yaratılabileceğine yürekten inanmıştı. Öyleyse, öğretmenliğin desteklenmesi kaçınılamayacak bir görevdi (O kuşak için öğretmenlik boş yere en kutsal uğraş sayılmamıştır.).

 

Türk tarihine bakıldığında, ulusal devletin de bağımsızlığın da yercilliğin de aydınlanmanın da büyük yapıtasarcısı (mimarı) Mustafa Kemal Atatürk’tür. Durum böyle olunca, Bahri Savcı’nın tüm siyasal görüşlerinin ortak paydasının Atatürkçülük olmasına hiç şaşmamak gerekir. Ancak onun Atatürkçülüğü kesinlikle biçimci değildir. Bahri Savcı’nın gözünde Atatürk Devrimi’nin temel ereği, özgür Türk bireyini yaratmaktı. Atatürkçülüğü böyle büyük bir özgürleştirme tasarısı olarak algıladığı içindir ki Bahri Hoca en kararlı Atatürkçülerden biri olmuştur.

 

Özgürlük demek, insanın kendi usuna güvenerek kendi seçimlerini yapabilmesi demektir. Görüldüğü gibi us (akıl), son derece değerlidir. Ancak Bahri Savcı’nın gözünde usun bu değeri, özgürlük aracı olmasından kaynaklanır. Başka bir deyişle, esas değer, us değil özgürlüktür. İkisi çatıştığında Hoca duraksamadan özgürlüğü yeğler. Usun buyrukçuluğunu, hem siyasette hem de bireyler arası ilişkilerde hep tehlikeli görmüştür. Örneğin bu nedenle, 1961 Anayasası hazırlık çalışmalarının İstanbul aşamasında, yığınların özgür seçimlerini dizginleyen, siyaseti "bilen kişilerin” yönetimindeki özerkliklerle aşırı kısıtlayan yaklaşımlara hep kararlılıkla karşı çıkmıştır. Son yıllarda, (Türkçeciliğine hiç yakışmayan biçimde) "konsensüs demokrasisi” diye tutturmasının nedeni de budur. Tek bir ussal çözümün herkese kabul ettirilmesi yerine, çeşitli ussalıkların özgürce uzlaşmasıyla ortak çözümler üretilmesini savunmuştur. Bireyler arası ilişkilerde de sırtını us gücüne dayamış bir yargıcılıktan çok, yazınsal duyarlığın beslediği bir hoşgörüden yana olmuştur. Onun gözünde birey, usçu bir yontu (heykel) değil, zaaflarıyla da güzel olan özgür bir kişiliktir. (Yontular gülmez. Bahri Hoca ise, gülmece tiryakisiydi.)

 

Bahri Hoca, birey özgürlüğü tutkusunu yaşamı boyunca her biçimde ortaya koymuştur. Dünyada insan hakları eğitimi henüz yeni iken, daha 1955-56 öğretim yılında Mülkiye’de, Anayasa kürsüsüne bağlı ayrı bir ders olarak, insan hakları okutulmaya başlanması elbette rastlantı değildir. İnsan haklarına ilişkin ilk bilimsel araştırmaların Bahri Savcı’nın ürünü olması da rastlantı değildir. Bu yöndeki çabaları hiç durmamıştır. 1978’de yine Mülkiye’de, bu kez UNESCO’nun işbirliğiyle, uluslararası yönü olan bir İnsan Hakları Merkezi’nin kurulmasına da öncülük etmiştir (Hoca başkanlıkları sevmezdi; ancak tıpkı kürsü başkanlığı gibi, bu merkezin başkanlığı da doğal olarak onun üzerinde kalmıştır.).

 

Bahri Savcı, insan hakları konusuna verdiği önemi, 1960-61 döneminde anayasa çalışmalarına etkin bir biçimde katılmakla da göstermiştir. Tarihimizin en özgürlükçü anayasası olan 1961 Anayasası’nın yapımında Hoca’nın önemli katkısı vardır. İstanbul Komisyonu (Sıddık Sami Onar Komisyonu) üyeliğinden Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu üyeliğine dek, hep daha özgürlükçü, daha demokrat, daha yercil bir anayasa için savaşım vermiştir.

 

Bu insan hakları tutkusu Bahri Savcı’nın başına çeşitli dertler de açmıştır. Bilindiği gibi, insan haklarının en büyük düşmanı faşizmdir. Öyle olunca, Türkiye’nin yaşadığı iki faşizm döneminde de Bahri Hoca’nın saldırıya uğramış olmasına şaşmamak gerekir. İlkinde, 12 Mart 1971’de, hapse atılmış ve sanık olarak askeri mahkemede yargılanmıştır. İkincisinde, 12 Eylül 1980’de başlayan "olgun faşizm” döneminde, kendisine karşı daha da büyük bir günah işlenmiştir. 46 yıllık kamu hizmeti, 41 yıllık hocalık yaşamı, (o sırada 69 olan) yaş haddinden noktalanmak üzere iken, üstelik artık ders bile vermeyen, yalnızca öğrencilerine son kez seslenmeye hazırlanan yaşlı bir hoca iken, Şubat 1983’te, sıkıyönetim komutanının buyruğu ve üniversitenin işbirliğiyle işinden atılmıştır (O sırada, Ankara Sıkıyönetim Komutanı, Orgeneral Recep Ergun; Ankara Üniversitesi Rektörü, Prof. Dr. Tarık Somer; Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı, Prof. Dr. Necdet Serin idi.).

 

İnsan kişiliğinin özgürlük hakkına ve gereksinimine duyduğu sarsılmaz inanç, Bahri Hoca’nın özel yaşamını da belirlemiştir. Öğrencileriyle, genç uğraştaşlarıyla ilişkilerinde, buyruk vermeyen, yönerge vermeyen, dahası öğüt vermekten bile kaçınan ilginç bir eğitmen olmuştur. Bunun, gerçekte öğretmenlikle uyuşmayan bir tutum olduğunu kendisi de görürdü. Ne yapsın ki baskı yaratma korkusu öylesine baskındı ki ilgisiz görünmeyi yeğlerdi. Çevresinde yetişenler için, tek eğitim kaynağı Hoca’nın örneği idi. Başka bir deyişle, Bahri Hoca yalnızca var olmakla eğitirdi (Öğrencileri için, ondan öğrenenler için, varlığı belki de bundan dolayı böylesine değerliydi. Onu Toprak Ana’nın kucağına bırakınca, o baş edilmez öksüzlük duygusu belki de bu yüzden boğazımıza yapışmıştır.).

 

Ne yapalım ki, Hoca artık yok. Anısını yaşatmanın yolunu biliyoruz bilmesine; ancak bu, çetin bir iş. Öyle her önüne gelenin kolayca başarabileceği bir şey değil. Kadınından da erkeğinden de hem bilinç hem de yürek istiyor. Açıkçası, yiğitlik istiyor düpedüz. Çünkü Bahri Savcı’yı yaşatabilmenin bir tek yolu var: Özgür olmayı ve başkalarını özgür kılmayı becerebilmek.

 

 

[*] Bu yazı ilk olarak Mülkiyeliler Birliği Dergisi’nin 21. cildinin 203. sayısında yayımlanmıştır.

[**] Diplomasi Şubesi, 1964.

[***] Bahri Savcı’nın yaşamöyküsü ve kimi siyasal görüşleri için Bahri Savcı’ya Armağan’da (Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları: 7, Ankara, 1988), yazarın Prof. Savcı ile yaptığı iki söyleşiye bakılabilir.
Untitled
* Yazıların içeriğinden ve kaynakların doğruluğundan yazarlar sorumludur.
** Mülkiye Sözlük Yürütme Kurulu, internet sitesini oluşturan IKON-X Bilişim Kolektifine, Mülkiye Sözlük logosunu hazırlayan Mineral Ajans'a ve işitsel içeriği oluşturan sayın Çiğdem Gönen’e içtenlikle teşekkür eder.