| Biri, ilk yazılı kaynağı (Tevrat, "Yaratılış”, İ.Ö. 500 dolayları içinde) "dinsel”, ötekisi (Linnaeus, Systema Naturae, İS 1735’te bulunan) "bilimsel” olmak üzere, birbirine taban tabana zıt iki İnsan anlayışının varlığından söz edilebilir. Dinsel ideoloji geleneği içindeki "kul insan” anlayışı, insanın özgür istenç (irade) sahibi bir varlık olduğu gerçekliğini yadsıma ereğinin ürünüdür. Hiç değilse, böyle bir sonuç yarattığı apaçıktır: İnsanı, yaratıcısının kendisine biçtiği "yazgı” tutsağı bir "gönüllü[?] kulluk” durumuna düşürdüğü yadsınamayacak bir gerçekliktir. Gerçekten, bu "inanç” ile İnsan, özgür istenci yadsınmış bir "yaratık” olarak, bir sanal aşkın (transcendental = doğaüstü, insanüstü) öznenin "araç”ı, bir kuklası, bir kulu, bir kölesi yapılmıştır. Buna karşı geliştirilen "özgür insan” anlayışında ise tüm insanlar, "bilimsel”, "varoluşçu”, "evrimci” anlayışla, "özgür istenç” sahibi ama aynı zamanda kendisine (vicdanına) ve öteki insanlara (topluma) karşı, sorulduğunda yaptıklarının ve düşüncelerinin hesabını vermeye hazır "sorumlu” varlıklar olarak değerlendirilmektedir. Bu anlayışın en güçlü anlatımını Varoluşçu Fransız felsefecisi J. P. Sartre Varoluşçuluk (Existentialisme, 1946) yapıtında vermiştir. Özetle: İnsan yaratılmamıştır. Yaratılmış olsaydı, Yaratıcısının özgür istenci bulunmayan bir kulu olurdu. Yaratılmamış, varolmuş olduğu için insanlığını kendisi eylemleriyle ve düşünceleriyle kurmak, demek ki "kendini yaratmak” [Gordon Childe] yolunda "özgür istenç” sahibidir. Bu anlamda özgürlüğü, kendisine istediği her şeyi yapabilme hakkını, sorumsuzluğunu getirmez. Çünkü insan, toplumsal bir varlık olarak yaşamaktadır. Hemen her şeyi öteki insanlarla "kolektif eylem” içinde yapmaktadır. Bu, insanlara yaptığı, düşündüğü şeylerin hesabını, sorulduğunda "vicdanına” ve topluma vermek "sorumluluğunu” getirir. Öyle ki Sartre bu yolda "Herkes her şeyden sorumludur” sonucuna ulaşmaktadır. Dolayısıyla günümüzde İnsan, çağımızın bilimsel bilgi ve düşünüş geleneği doğrultusunda "bilen, bildiğini bilen” tek gerçek özne sayılmaktadır. Bu yorum, insanın yaratılmış bir kul olmayıp biyolojik evrimsel kazanımlar sürecinin ürünü bir varlık olduğunu ortaya koymaktadır. Biyolojik evrim, insanın yakın anatasını (anasını ve atasını) yani "Memeliler sınıfı” içindeki iri beyinli "Primatlar” takımının "Hominidler” (İnsanlar) familyası üyelerini (Linnaeus) işitme ve ilerde konuşma yeteneğine dönüştürülebilecek nitelikte sesler çıkarabilme yetileriyle donatmış bulunuyordu. İnsansılar, biyolojik evrim süreçleri sonucunda iki ayakları üzerinde dikilmeleriyle, bedenin yükünü taşımaktan kurtulan kollara ve başparmaklı ellere sahip olmuştu. Bu organlarıyla İnsansıların "araç kullanma” yeteneğini geliştirmiş oldukları düşünülüyor. Bunlara "neokorteks”in (beyin kabuğunun) evriminin katılmasıyla İnsan’a dönüşme yoluna girilmiştir. Korteksin sınırsız denebilecek bir bellek sığasıyla edindiği bilgi ve deneyimlerin çağrıştırılması, karşı karşıya kalınan olguların, analoji (benzetme) mantığı yoluyla karşılaştırılarak algılanması yolunu açmış oldu. Bu yolda, beynin, gözlerin üç boyutlu görüş yetisi ile kolları, elleri, parmakları eşgüdümleyerek "emek etkinliklerini” başarıyla yürütmesi olanağı doğmuştur. Böylece "araç yapma”, hatta konuşmanın sağladığı "kolektif emek” etkinliğiyle maddesel araçlar takımına "simgesel araçlar” "yaratıp” ekleyerek kullanabilmeyle "İnsanlaşma”nın ilk adımları atılmış oldu. Yeryüzünde İnsan, kafa emeği ile kol emeğinin eşgüdümleyerek yürüttüğü kolektif eylem ve deneyimler sürecinde karşılaştığı sorunlara "yaratıcı çözümler” geliştirebilen tek varlık olarak göründü. Bu yolda özgür istenç sahibi bir "bilen özne” olma hedefine yöneldi. Böylece, erişilen aşamada biyolojik evrimden çok daha hızlı ilerleyen "kültürel evrim” yoluna geçilmiş oldu (Gordon Childe, Kendini Yaratan İnsan, 1978, s. 1; William H. McNeill, Dünya Tarihi, 1985, s. 27). İnsan, özgür istenç sahibi bir bilen özne olduğunun özbilincine ermesiyle, doğayı ve kendini (geleceğini) istediği yönde biçimlendirebilecek bir yaratıcı özne (dinciler "haşa” deseler de) konumuna yükseldi. Öyle ki bu gidiş aynı zamanda, olumsuz koşullarda, kendisi içinde, tüm canlılar evrenini (Biyosfer’i) "yok edici” olabilmesi olasılığını içermektedir. Öte yandan insanın "yokedici özne” olma yeteneği, küreselleşen kapitalist yarışmanın biyolojik silahları da içeren savaşları, kendini Yaratılışçı Kul İnsan anlayışında da gösterebilmektedir. Çünkü bütün insanların yetkin bir yaratıcının yetkin yaratıları oldukları inancı iç çelişkiler taşımaktaydı. Bu inançla yüklenen dinsel kimlik ile dilsel, kültürel, etnik, ulusal kimliklere sahip kişiler ve topluluklar dışlanıp, şeytanlaştırılıp, yok edilmeleri gereken düşmanlar olarak görülüp gösterilebilmektedir. Dinsel ideolojide bu çelişkiden kurtulabilmenin tek yolu, yordamlanmayla, tüm insanların aynı inancın altında toplanması gerektiği umudunda bulunmuştur. Böyle bir umudu gerçekleştirme girişimleri (örneğin Papalık ve İsa’nın dönüp binyıl sürecek Tanrı Yönetimini yeryüzünde kuracağı "Binyıllıkçılık” (millenarianism) inancı; Cihat görevi ve Halifelik ile Kur’ân’ın Enfal suresinin 39. ayeti: "Fitne ortadan kalkıncaya din tamamen Allah’ın oluncaya kadar savaşın…” buyruğu) hiçbir zaman yerine getirilememiştir, getirilemeyecektir. Ancak, dinsel düşünüşün hegemonyası yerini bilimsel düşünüşe bırakmıştır. Karşısında artık, yalnızca insan türünde gelişmiş "empati duygusu” ve "varoluşçu evrimci özgür insan” anlayışının, "insan hak ve özgürlükleri” ile donatılmış evrensel "insanlık” değerlerine ulaşma savaşımı bulunacaktır. Ahlak felsefesi alanında da ibre, bütün insanları kapsayacak bir "evrensel insanlık” toplumu ile evrensel "İnsanlık değerleri” yönünü göstermektedir. [*] İdari Şube, 1963. |