| Uygarlık sözcüğü Sami dillerinden Arapça’da "kent/şehir” anlamında "medine”, Osmanlıca’da "medeniyet” sözcüklerinden esinle türetilmiştir. Hint-Avrupa dillerinde (örneğin Latince’de "civitate”, çağdaş Hint-Avrupa dillerinde benzeri anlama gelen (Fr. civitisation, İng. civilization) sözcüklerin karşılığı olarak öztürkçeleştirme akımında önerilen (Uygur Türklerininki gibi "kentli yaşam biçimi” olarak anlaşılabilecek) bir kavramdır. Uygarlık, a. kullanıldığı çağda "yüksek kültürlü toplumlar”, b. tarih boyunca geliştirilen yüksek kültürlü toplumların maddesel ve simgesel kültürel kalıtı, c. sınıflı, devletli, ideolojili, kentli toplumlar olarak üç (farklı) anlamda kullanılan bir sözcüktür. Katıldığım bu son (bilimsel) anlamıyla, insanlık tarihinde (barbar halklar-uygar halklar zıtlığında dile getirildiği gibi) yalın yapılı (avcı, toplayıcı, balıkçı) "topluluklar” dönemini izleyen karmaşık yapılı büyük "toplumlar” (Ferdinant Tönnies, Gemeinschaft und Gesselschaft, 1867; Henry Lewis Morgan, Ancient Society, 1877) için kullanılagelmektedir. İnsanlığın kültürel evriminde, çeşitli tarihlerde ve çeşitli coğrafyalarda, üretime geçiş öncesinde, doğada hazır bulunan besin kaynaklarıyla geçinilen (asalak denebilecek) "ilkel” (yalın yapılı) topluluklarda yaşanmıştı. Onların yerini, İÖ 12-10 bin dolaylarında üretici (bitkisel ve hayvansal besin üreticisi) topluluklar almıştı. Ardından İÖ 5000 sonrasında karmaşık yapılı uygar kent toplumları gelişti. Bu toplumsal olgunun kaynakları, toplulukların "geçim biçimi” ile ilgili bir dizi "farklılaşma”dan beslenmiştir: Toplumsal yapıda farklılaşma (belki ilk Homo sapiens topluluklarında bile bulunduğu düşünülen) avcı erkek-toplayıcı kadın (av işleri-ev işleri) işlevsel farklılaşması ile başlamıştır. Bunu izleyen yüzyıllarda, ekonomik bakımdan kendine yeterli "yerleşik çiftçi” toplulukların yanı sıra kendine yeterli olmayan "göçebe çoban” toplulukları görüldü. Onların, bu yetersizliklerini öteki göçebe çoban topluluklardan ve toprağa "yerleşik çiftçi köylü topluluklarından”, barışçı "alışveriş ilişkileriyle” yetmedi "savaşçı ilişkiler” yoluyla gidermeye çalıştıkları arkeolojik ipuçlarından anlaşılıyor. Göçebe çobanların "yağma, haraç” gibi sömürü yollarıyla "toplumsal artı” birikimlerine el koyarak söz konusu yetersizliği gidermeye çalışmaları olgusu, tarihçi bilimcilerce (örneğin Gordon Childe tarafından, Tarihte Neler Oldu?) "göçebe çoban” ile "yerleşik çiftçi” "topluluklar arası farklılaşma” olarak kavramlaştırılmıştır. Bu gelişmeleri Franz Oppenheimer Der Staat (1909; çevirisi Devlet, 1984) adlı yapıtında Talan ("ayıcılık”) ve Yağma ("arıcılık”) evreleri diye betimlemiştir. Oppenheimer’ın terminolojisini benimseyip izleyerek ve gene Oppenheimer’ın yorumlarından yararlanarak (A. Şenel, Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi, 2006, s. 281’de) bir sonraki Haraç evresi karşılığı "koruculuk” (savaşçılar egemenliği) ile Vergi yükleyerek "dayıcılık” (üretim araçlarına el koyucu sivil yöneticiler sınıfı) dönemlerinin yaşandığını varsayabiliriz. İnsanlığın ilk uygarlığı, "büyük sulama tarımı” olanağı veren Dicle-Fırat vadisi taşkın ovaları coğrafyasında (Sümer’de, İÖ 5000-3500 arasında) doğdu. Sonra öteki taşkın vadilerine, yuvarlatılmış tarihlerle İÖ 3000 dolaylarında Nil’in Mısır’ına, İÖ 2500 dolaylarında İndus Hindistan’ına, İÖ 1500 dolaylarında Yeşilırmak Çin’ine yayıldı. Büyük sulama tarımından sağlanıp biriktirilen büyük "toplumsal artı”, tapınak depolarında toplanıp kentli kesimlere aktarıldı. Bu açıdan bakıldığında, uygarlığın, bir başka deyişle "uygar toplumun” bir dizi art arda ve iç içe farklılaşmanın ürünü olduğu anlaşılıp ortaya koyulmuştur: Bunlar "ekonomik” (çalıştıran-çalışan), "sınıfsal” (efendi-köle, serf), "yönetsel” (yöneticiler-uyruklar) farklılaşmalardır. Farklılaşmalar dizisinin son filizi, Sümer (Aşağı Mezopotamya) din adamları kolektif yöneticilerinin içinden yükselen uzmanlaşmış düşünce/inanç üreticilerinin çıkışı, bir "düşünsel farklılaşma” olgusu olarak nitelenebilir. Şöyle ki, tam zamanlı düşünme uzmanları olan (bu yolda sayı ve yazı dizgelerini de geliştiren) Sümer din adamları, (bir tarım işleri takvimi hazırlama girişimlerinde) tarım yılının mevsimleriyle yıldız kümelerinin (burçların) devinimlerinin koşutluğunu keşfetmişlerdir. Bu yolda edindikleri "astronomi” bilgilerini, göklerdeki yıldızları (hem yıldız hem tanrı anlamına gelen İngir sözcüğüyle tanrıları) yaratmakta kullandılar. Doğada mevsimlerin sırası kadar insanların ve toplumun geleceğini de tanrıların yazdığı inancı ile "yazgı” inancını yaydılar. Bu tür inançları çıkarları zıt sınıfların birliği sanısını yaratmada kullandılar: İnsanların varlık nedenlerini açıklayacak "astroloji”, giderek "dinsel ideoloji” üstyapısına dönüştürüldü. Bunun yadsınamaz yazılı belgesi, arkeologlarca ve tarihçi bilginlerce çiviyazılı tablet parçalarından derlenen İÖ 3. binyılın "Sümer Yaratılış Mitosu”. Babil’in Mezopotamya egemenliğini eline geçirmesiyle Yaratılış Mitosu Sümer’den alınıp imparatorluklarının düşünsel gereksinimlerini karşılayacak uyarlamalarla (İÖ 2. binyılda) Enuma Eliş Babil Yaratılış Destanı (Ayraç Yayınevi, 2000 ve İş Bankası Yayınları, 2015 çevirileri) oluşturulmuştur. Mezopotamya kent devletleri arası egemenlik savaşımlarından esinlenildiği apaçık anlaşılan bu yaratılış mitosu, insanlığın ilk ideolojisi olarak Tevrat, İncil ve Kur’an kitaplarına aktarılıp zamanımıza kadar ulaştırılabilmiştir. Yaratılış mitosuna göre, tanrılar/Tanrı insanları, kendilerini çalışma yükünden kurtaracak kulları, köleleri olmaları için [değersiz] balçıktan yapıp yaratmışlardır. İnsan’ın varlık nedeni tanrılara kulluk etmektir! Burada dincilerce insanın "Tanrı suretinde” ve "yaratıkların en onurlusu” (eşref-i mahlukat) olarak yaratıldığı inancı ileri sürülecektir. Birbirine zıt bu iki insan anlayışının (apaçık mantıksal çelişkili olsa da), işlevsel gücü vardır. Dinin ideologlarınca, zamanın, durumun gereksinimlerine göre, işlerine gelen anlayış yeniden üretilip kullanılmaktadır. Yaratılış mitosuyla, sınıflara bölünmüş toplumun insanları, aynı tapınakta bir araya getirilebilmiştir. Böyle bir ideolojiyle, uygar toplumun birliğini sağlayabilecek ve çatısını (üst yapısını) oluşturabilecek düşüncelerin ve inançların üretilmesinin yolu açılmış oldu. Bu yolda Yaratılış Mitosu, insanlığın ilk ideolojisi olarak, sınıflı, devletli, kentli (uygar?) toplumların karmaşık yapısının yeniden üretilmesini ve egemen sınıfların hegemonyasını (sınıfsız toplum düşüncesine ve girişimlerine dek) sürdürebilecek gelişkinlik düzeyine ulaştırılmıştır. [*] 1963, İdari Şube. |