| Dediler ki şuraya iki satır yaz paylaş geçirdiğiniz dünü bugünü. Sen yanındaydın dediler, onu en iyi sen anlatırsın dediler, yapamadım yazamadım ölümüne kalem tutamadım… (Mustafa Şenocak) Dostlar, aslında Hakan için yazılacak, anlatılacak çok şey var. Hakan’ın kısa devrimci yaşamı ve mücadelesinde ve devrimci kişiliğinin oluşumunda etkili olan bazı önemli etkenler var. Bunlardan ilki, Hakan’ın ilerici bir aileden gelmesi ve kentli (Ankara) bir devrimci olması; ikincisi 1974-76 gibi devrimci gençlik mücadelesinin yükseldiği bir dönemde devrimcilerin harman olduğu bir yer olan SBF’de öğrenci olmasıdır. Kentli bir devrimciydi, aydınlanmacı, ilerici bir aileden geliyordu. Babası Kurmay Albay, Tabii Senatör Muzaffer Yurdakuler ve annesi eğitimli bir aileden gelen Nürinnisa Yurdakuler, yani bizim Nuni Teyze’miz idi. Hem anne hem de baba, özellikle Hakan’ın ölümünden sonra, yaşamlarının sonuna kadar devrimcileri korudular, kolladılar, evlerinde barındırdılar ve devrimci mücadelenin her zaman yanında oldular. Hakan’ın dedesi de Konya Delibaş isyanı sırasında komünist olduğu gerekçesiyle gericiler tarafından öldürülmüştü. Hakan 1973 yılında Siyasal’a girdi. Okulumuzun parlak bir öğrencisi olan Hakan’ın hayatı SBF’ye girdikten sonra değişmeye başladı. O dönemde SBF’deki devrimcilerin azımsanamayacak bir kısmı kentli ve belirli bir küçük burjuva kültürü alan gençlerden oluşuyordu. Kendisi de TED-Ankara Koleji’nden gelmekteydi ama çok kısa bir süre içinde okuldaki, kendi deyimiyle, "sev–gençli” gruptan kopup gerçek devrimcilerin, halk çocuklarının yanında yer aldı. Ekonomik sıkıntıları olmayan bir aileden geliyordu. Ancak gerek giyim ve kuşamı gerekse de davranışlarıyla bunu hiçbir biçimde yansıtmıyordu. Harçlığı dâhil, elindeki, üzerindeki her şeyi, ihtiyacı olan arkadaşlarıyla, yoldaşlarıyla paylaşıyordu. İşin gerçeği o dönemin Siyasal’ında böyle bir dayanışma ve paylaşma kültürü başat bir kültürdü. Hakan da bundan payını aldı ve SBF’de yetişen bir devrimci oldu. Hakan, "devrimci teori ile devrimci pratiğin uyumu” ilkesini herkesten daha çok benimseyen bir arkadaşımızdı. Sürekli Marksist klasikleri okuyarak kendisini geliştiriyordu. Ancak sadece bir devrimci gibi düşünmekle yetinmiyor, aynı zamanda bir devrimci gibi yaşamaya da çalışıyordu. Bu nedenle sözü ve eylemi daima uyum içinde olmuştu ve özel yaşamında bunun gereklerine uymaya çalışmıştı. Örneğin, okuldaki her anti-faşist, anti-emperyalist eylemde hep ön sıralardaydı. Siyasal tarihinin en önemli direnişlerinden birisi olan uzun süreli boykotumuzda bazı günler neredeyse -20 dereceye varan boykot nöbetlerinde hep sabah ilk nöbeti alacak kadar da fedakârdı. Boykot ve polisle çatışmalar sonrasında Ankara Emniyeti’ne götürüldüğünde babasının gücüyle kendisine serbest bırakılabileceği söylendiğinde "Arkadaşlarımın hepsi bırakılmadan buradan çıkmayacağım” dedi ve arkadaşlarıyla beraber içerde kaldı, açlık grevine başladı. Sonrasında dönemin sıkıyönetim komutanlığının emriyle Ankara dışına sürgüne gönderildi. Bu sürgün Hakan için dönüm noktasıydı. Döndüğünde Hakan daha da bilenmiş ve devrimci mücadeleye olan inancı daha da artmıştı. Mücadeleyi okul dışına taşımak, yoksul mahallelerde, fabrikalarda işçilerle, emekçilerle yan yana olmak ve onları örgütlemek istediğini söylüyordu. Artık onu sıklıkla mahallelerde, işyerlerinin önünde devrimci bildiriler dağıtırken görüyorduk. Yani Hakan, o dönemin tüm devrimcilerinin inandığı gibi halkla, sınıfla, ideoloji ve siyasetle iç içe olmak gerektiğine inanıyordu. Çünkü bizim dönemimizin devrimcileri, tıpkı 68 kuşağının Mahirler’i, Denizler’i ve İbolar’ı gibi kitlelerle organik bağ içindeydiler ve onlardan derin bir şekilde etkilenmişlerdi. Halkın hep masum olduğuna inanıyorlar ve onun değerlerine saygılı davranıyorlardı. Dayanışmacı ve paylaşımcıydılar ama aynı zamanda toplumu ve düzeni devrimci bir tarzda değiştirmeye çalışan çok yönlü devrimcilerdi. Ütopyalarına sıkı sıkıya bağlıydılar, devrim ve sosyalizm vazgeçilemez idealleriydi. Hakan’ı ortak ütopyamızdan, ideallerimizden 8 Nisan 1976 günü okulumuza yapılan faşist bir saldırı ayırdı. Polis kontrolü ve koruması altında okulu basan faşistler okulun tam önünde, bu saldırıya karşı taşlarla cevap vermeye çalışan Hakan’ı başından vurarak öldürdüler. Öldürüldüğünde sadece 23 yaşındaydı. Babasının ilk tepkisi, "Ben babamı gericilere kurban verdim, oğlum Hakan’ı da devrimci mücadelede şehit verdim” biçiminde oldu ve Hakan’ın kendisine ait olan ve bugün onun mezar taşında yazan "Bu ülke ve bu güzel insanlar için neler verilmez ki…” sözünü tekrarlamak oldu. Naaşını on binler taşıdı. Öldürülmesinin ardından aynı gün öğleden sonra Kurtuluş Meydanı’nda düzenlenen gösterilere yapılan polis saldırısında Eşari Oran ve Burhan Barın adlı iki yiğit devrimciyi daha şehit verdik. Ölümlerinin üzerinden 49 yıl geçti ama onları, Hakan’ı hiç unutmadık, unutmayacağız. Anısı özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemize ışık tutuyor… [*] İktisat ve Maliye, 1977. |