| Ankara, 18 Aralık 2007 Bugüne dek, çok az insana, içten duyumsayarak "ağabey” demişimdir. Bunlardan biri de Prof. Dr. Cevat Geray’dır. Onun için, izninizle, bundan sonra kendisinden "Cevat Ağabey” diye söz edeceğim. Cevat Ağabey ile en yakın işbirliğimiz, 1977-82 yılları arasında yürüttüğü SBF dekanlığı sırasında gerçekleşmiştir. Fehmi Yavuz Hoca’mız, 1960 darbesi sırasında dekandı. Cevat Ağabey de 1980 darbesi sırasında. Bunlar Fakülte’de yöneticilik yapanların karşılaştıkları en zorlu dönemlerdi. Anımsanacağı gibi, Mart 1975’te, Demirel’in başkanlığında Birinci Milliyetçi Cephe hükümeti kurulmuş, Türkiye çok derin iç sarsıntılara sürüklenmiş, 1977 Taksim topluöldürümü bu hükümet zamanında gerçekleşmişti. Haziran 1977 seçimlerinde salt çoğunluğu kıl payıyla kaçıran Karaoğlan Ecevit’e hükümet kurdurmayan Demirel, Temmuz 1977’de İkinci Milliyetçi Cephe hükümetini kurmuş, bunalımı derinleştirmekten başka bir işe yaramayan bu hükümet, Ocak 1978’de yerini, 11’ler kirli pazarlığıyla kurulan Ecevit Hükümeti’ne bırakmıştı. Egemen sınıfların inanılması güç sertlikteki iç ve dış kösteklemeleriyle karşılaşan bu hükümet, Aralık 1978’deki Kahramanmaraş topluöldürümünün iyice alevlendirdiği iç çatışmalarla ve bir türlü üstesinden gelemediği geçim bunalımıyla boğuşa boğuşa, ensonu Kasım 1979’da solun bütün umutlarıyla birlikte tarihe gömülmüş ve yerini, Ocak 1980 kararlarını kotaracak ve ülkeyi son hızla 12 Eylül darbesine sürükleyecek olan yeni bir Demirel Hükümeti’ne bırakmıştı. 1975-76 ders yılında, Fakülte’de dersler aksamaya başlamıştı. 1976-77 arasında, dekanlığı Gündüz Ökçün üstlendi. Rahmetli Ökçün, Fakülte’de olay çıktıkça tatil kararı alıyordu. Böylece neredeyse hiç ders yapılamaz duruma gelinmişti. Ökçün, Karaoğlan’ın izinden gidip 1977 seçimlerinde siyasete atılınca, bu en belalı günlerde dekanlık bayrağını Cevat Ağabey devraldı. Fakülte tam bir kargaşa ortamı içindeydi. Siyasal nedenlerle öldürümler hızla artıyordu. Hiçbirimizin can güvenliği yoktu. Sağcı öğrencilerin okula gelmelerine karşı çıkan solcu çoğunluk, şiddet kullanmaktan hiç çekinmiyordu. Cevat Ağabey ne büyük bir yönetici olduğunu işte bu kanlı sınav günlerinde kanıtladı. Ne polisin ne de sağlı-sollu öğrencilerin en azgın şiddetten geri durmadıkları bu kanlı kargaşa günlerinde, Cevat Ağabey, hem okulu açık tutmak hem de görüşleri ne olursa olsun bütün öğrencileri öğrenim hakkından yararlandırmak için, bu arada da herkesin can güvenliğini korumak için tarihe geçecek bir çaba sergiledi. Yöneticilik nasıl olurmuş, biz onu işte o günlerde gördük. Kasım 1977’de, Nermin Abadan-Unat, Yılmaz Günal, Sait Dilik ve Taner Timur’la birlikte Fakülte yönetim kuruluna seçildik. Benim görevim Ekim 1979’a dek sürdü. Yıllarca beklediğim yurt dışı sıramın gelmesiyle, o tarihte görevden ayrıldım. Görevi bıraktıktan sonra Cevat Ağabey, bana, soylu yöneticiliğini bir kez daha tanıtlayan ve çok değerli bir andaç olarak sakladığım eşsiz bir teşekkür mektubu yazdı. Cevat Ağabey’le omuz omuza çalıştığımız o iki yıl boyunca, her gün kavgalı bir ortamla baş etmeye çalışırken, gerçek yöneticiliğin bir de yarını kurmaya çalışmak olduğunu öğrendim. Yeni yönetimin oluşmasının üzerinden on beş gün geçmemişti ki, Cevat Ağabey bir Fakülte Gelişme Olanaklarını İnceleme Komisyonu kurdu. O komisyona ben de seçildim. 27-29 Ocak 1978’de, Fakülte’de, çok üst düzey bir katılımla, Üçüncü Siyasal Bilim Kongresi toplandı. Aynı yılın 18 Ağustos günü, Cevat Ağabey’den bir yazı aldım. Yazıda, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde bir İnsan Hakları Merkezi’nin kuruluşunu hazırlamak üzere, kendi başkanlığında bir komisyon kurulduğunu, burada, Rona Aybay, Fazıl Sağlam, Can Hamamcı, Ömer Madra ve Yavuz Sabuncu’yla birlikte, benim de görevlendirildiğimi bildiriyordu. Fakülte’nin UNESCO ile sıkı bir işbirliği ile yürüttüğü bu kuruluş çalışmaları çok hızlı ilerledi. Can Hamamcı’yla ben, Paris’e yetişmen olarak gönderildik. Aralık ayında da Kahramanmaraş’ta insanlar boğazlanırken, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Türkiye’nin en önemli insan hakları merkezi kuruldu. Bu merkez, insan hakları alanında Türkiye’nin komşularını bir araya getirme çabası içinde, Mart 1979’da, İstanbul’da, artık dışişleri bakanı olan Gündüz Ökçün’ün de desteğiyle, Batı blokundan, Sosyalist bloktan ve Yugoslavya dahil tarafsızlardan bir dizi ülkeyi, insan hakları konusunda, Birleşmiş Milletler tarihinde ilk kez bir araya getiren bir uluslararası toplantı düzenlemeyi başardı. Görüldüğü gibi, Cevat Ağabey’in dekanlığı sırasında, can pazarı ortamında, her gün ölümle burun buruna gelinirken, başta yaşam hakkını korumak üzere, İnsan Hakları bayrağı Fakülte’nin burcuna dikilebildi. Ülkeye döndüğümde, Cevat Ağabey hâlâ dekandı. Ancak artık kolumuz kanadımız kırılmıştı. 12 Eylül bir karabasan gibi üzerimize çökmüştü. Yine de Cevat Ağabey elinden geleni yapıyordu. Örneğin, o günlerde bile, bana unutamayacağım bir iyiliği dokundu. İngiltere’de İngilizce olarak yazdığım ve ertesi yıl Türkçe’ye çevirerek profesörlük tezi olarak sunduğum Devlet Nedir? kitabımın, Fakülte’nin gerçekleştirdiği Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılı yayınları arasında çıkmasını sağladı. Yakında üniversiteden atılacağı besbelli olan, izleyen on yıl boyunca da hiç kitap yayınlatamayan bir insanın yapıtını o koşullarda gün yüzüne çıkarmak yürek isterdi. Cevat Ağabey’de işte bu yürek vardı. Yine onun dekanlığı sırasında, Hukuk Fakültesi’nden uğraştaşlarla da bir araya gelerek, Siyasal Bilgiler’de, 1982 Anayasası’nın hazırlandığı o berbat günlerde bile, "Görevimizdir” diye, Türkiye’nin tek tam metin anayasa karşıönerisini hazırladık ve bu öneri de yine Cevat Ağabey’in dekanlığı sırasında, 1982 yılında, Fakülte yayını olarak yayınlandı. Sonrası biliniyor. YÖK, daha anayasadan önce, 1981’de çıkarılmıştı. Eylül 1982’de Cevat Ağabey dekanlıktan alındı. 1983 Şubat’ında da başta Tuncer Bulutay ve Bahri Savcı olmak üzere, birçok değerli insanla birlikte, ikimizi de üniversiteden kovdular. Cevat Ağabey’le çalışmak bir onurdu. Onunla kovulmak başka bir onur oldu. Bu toplantıyı[**], benim de üyesi olmakla övündüğüm Dil Derneği düzenliyor. Ne var ki, dil konusunda Cevat Ağabey’le ilgili olarak anlatabileceğim bir anım yok. Ancak şu kadarını belirtmem gerekir ki, benden on dört yaş büyük olmasına karşın, Cevat Ağabey arı dilin önemini benden çok önce kavramıştır. Ben, 1983’te işsiz kalıp geçinebilmek için Fransızca ile İngilizce’den delicesine çeviriler yapma zorunluğuyla karşı karşıya kalınca, diyesim ancak kırkımda, tanıştım Türkçe’yle. Cevat Ağabey ise bu ışığı benden çok önce görmüş, arı dil davasının bu ülke için halkçılık ve aydınlanma davası olduğunu kavramıştı. Dolayısıyla, bu konudaki öncülüğünü de selamlamak boynumun borcu. Selam olsun sana Cevat Ağabey. Uzun yaşa, güzel yaşa, mutlu yaşa! Not: Bu yazının acılı bir öyküsü var: Beni tanıyanlar bilirler, benim bellek gücüm neredeyse sıfıra yakındır. Bunu bildiğimden, bu yazıyı, anılarım henüz tazeyken, Cevat Ağabey’den teşekkür yazısını alır almaz yazmıştım. Aradan yıllar geçti. Günün birinde Cevat Ağabey aradı; kendisi için bir kitap hazırlandığını ve bu kitapta benden de bir şey bulunmasını mutlaka istediğini söyledi. Belleğimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, hiçbir şey anımsayamadım. Bu yetmezmiş gibi, bu yazıyı yazmış olduğumu da unuttum! Cevat Ağabey, hiçbir şey anımsamadığıma kesinlikle inanmadı. Defalarca aradı ve her seferinde daha da ısrarcı oldu. Bense deliler gibi bir şeyler anımsamaya çalıştım, ama hiçbir şey bulamadım. Sonuçta Cevat Ağabey 23 Temmuz 2018’de, bana kırgın öldü. Bu yazıyı, evrakımın arasında, ancak yıllar sonra tesadüfen buldum. Bunun üzüntüsü o günden beri yüreğime taş gibi oturdu. [*] Diplomasi Şubesi, 1964. [**] 18 Aralık 2007’de Dil Derneği’nce "Türkçenin Ustalarına Saygı” etkinliklerinin ikincisi olarak derneğin kurucu başkanı Cevat Geray için Ankara’da, Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde düzenlenen toplantı. |