logo kısmı

Cevat Geray ile Yaşamı Üzerine: 50li Yıllar, Demokrat Parti İktidarı - Oktay Etiman

OE: Öğrenciliğiniz 1950li yıllarda, o yılların ortalarında da ayrılıyorsunuz Mülkiye’den.  Bizi o 1950li yılların, 27 Mayıs’a varan yılların edebiyat, sanat ortamı hakkında biraz bilgilendirir misiniz?

 

CG: Edebiyat, sanat konusunda belki şunu söylemek daha uygun olacaktır. Yine birtakım baskıcı tutumlar devam ediyor. 1950li yıllarda biliyorsunuz komünist tutuklamaları vardı. Onun içinde bütün aydınlar, yazarlar, şairler bulunuyordu. Benim için çok ilgi çekici bir şey şuydu: Bu insanlar bizim sevdiğimiz ya da saydığımız tipte aydınlardı ve bunların arasında pek çoğu lüzumsuz yere tutuklanmıştı. Bu konuda şöyle söyleyeyim: Ben mezun olduktan sonra kaymakamlık stajı sırasında Parmaksız Hamdi diye anılan bir polis şefiyle, emniyetin 1. Şubesi’nde konuştum. Meğerse o beni tanıyormuş. Hatta "Ben sizi tanıyorum” dediği zaman, "Eyvah” dedim; "Bu adam bütün komünistleri topladı, beni de toplayacak, nereden tanıyor” diyecektim. Meğerse sabahları Kasımpaşa vapur iskelesinden vapura binen, paso deyip para vermeden geçenler birbirini tanırlarmış. O da beni oradan tanıyor. O da Kasımpaşa’da oturuyormuş; Parmaksız Hamdi. O bana dedi ki "Biz bu işi bütün sınırlılıklarına rağmen çok takip edip konuşmaları dinledik.” O zaman böyle telefon konuşması filan yok. Mesela bilmem kimi takip edecekleri zaman giderlermiş peşinden, bir tane polis memuru, taharri derdik onlara, sivil polis, onlar gittiği yerde dinlerlermiş. Örneğin böyle 1-2 tanesi Beyoğlu’nda bir gün, orada bir muhallebici vardı, Emek Sineması’nın yanında veya altında. O muhallebici de otururken, iki tane aydın, kimler olduğunu bilmiyorum ama, polis memuru da bunlardan birini takip ediyor, kiminle konuşuyor diye. O da bir başka masada oturuyor. Fakat parası yok adamın. Şimdi bunlar bir şey ısmarlarken diyorlar ki işte "Bize birer muhallebi getir” filan, "dondurmayla olsun”, bilmem ne, "ama şu masada oturan arkadaşa da sor ne istiyor.” Yani Parmaksız Hamdi’nin söylediğine göre, "Biz 1 Mayıslar’da hep komünist bildiklerimizi, o gün için, 1 Mayıs’ta içeri alırız, sonra da bırakırız” şeklinde bir uygulama yaptığını bana anlattı. Yani, "Olay çıkartır onlar” diye toparlarlarmış o aydın, sanatçı takımını. Hatta, 6-7 Eylül olayları olmuştu ya 1954’te [1955]. O zaman ilk akla gelen kişiler sanatçılar ve aydınlar olmuştu ve Aziz Nesin’in ağzından dinledim. Aziz Nesin, "Bizi aldılar, sanki 6-7 Eylül olaylarını bizler çıkarmışız gibi, birkaç gün gözaltında tuttular” demişti bana.

 

OE: Sizce acaba emniyet kuvvetlerinin aklına komünistler geldiği için mi, yoksa aslında devletin bir istihbarat örgütünün yaptığını bildikleri halde komünistlerin üzerine yıkmak amacıyla mı? Bu günden baktığımızda 6-7 Eylül’e, siz nasıl görüyorsunuz?

 

CG: Tabii, tabii. Bir grup böyle… Ben Rize’nin bir ilçesi olan İkizdere’de kaymakam vekili olarak staj yapıyordum. Onun için 6-7 Eylül’de orada bulunmadım. Yalnız bir yandan bunları topladıkları gibi, sözünü ettiklerimizi, ayrıca bilhassa o zaman ki öğrenci liderlerini, yahut mezunları, yani federasyon vardı ya, öğrenci federasyonunu, onun liderlerini filan da bu işe bulaştırmak istemişler. Bir kısmını da Erdoğan Adıveren’den duymuştum, o günlerde Ankara’daydı. "Bizlere de bulaştırmak istediler, talebe federasyonunda liderlik yapanlara, ama sonradan vazgeçtiler” şeklinde bir şey söyledi. Şimdi o bir tatbikat olarak gerçekten düşündürücü bir uygulamaydı. Ama bu uygulamalar Demokrat Parti (DP) başa geçtikten sonra da sürdü. Özellikle, siyasi açıdan kendisine karşı çıkan, aykırı görüşler savunan yazarlar, aydınlar, şairler hep bir takip altındalardı ve 1960’a doğru da bunları, sebep olacağı bir karşı koyma hareketinin failleri olarak kontrol altında tutmak istedikleri belli idi ve baskı yolunu uyguladılar. DP’nin son döneminde, biliyorsunuz, birçok gazeteci içeri alındı. Bu arada TBMM’de Tahkikat Komisyonu adıyla bir baskı aracı olarak kullanılan bir yargılama başlattılar. TBMM’nin yargılama yetkisi olmadan böyle bir tahkikat komisyonu oluşturdular. Aydınları, gazetecileri filan çağırıp ifadelerini filan almaya başladılar. Sonra bir şey yaptılar yanlış... Tek iletişim aracı o zaman Ankara Radyosu idi, biliyorsunuz. Ankara Radyosu’nun haberlerinde hep -Vatan Cephesi (VC) diye bir cephe kurdular- o ara VC listesine katılanların adları yayınlanırdı. Ahmet oğlu Mehmet gibi...

 

OE: Nerede yayınlanırdı?

 

CG: Radyoda işte, hükümetin emri ve yönetimi altındaki Ankara Radyosu’nda. Sonradan öğrendik ki bu isimler ya ölmüş ya da Türkiye’yi terk etmiş. Böyle katılımı tamamen sahte gösteren, sahteliğini ortaya çıkaran isimlerdi. Bunlarla sanki Vatan Cephesi’ne, yani DP’ye sanki destek çıkıyorlarmış havasını veren bir algılama yaratılmak isteniyordu. Doğrusu ben 1960’a doğru, 1953 mezunuyum, 1956-1957 filan hep asistan olarak Siyasal’daydım. Bizler de yakından takip ediyorduk. Bilhassa ekonomik tedbirler. Ekonomi kötüye gidiyordu. Bu ekonominin kötüye gidişini en çok eleştiren bizim hocalarımız filan oldu yani. DP’nin baskıcı tutumuna karşı da duran insanlardık. Ben de onlardan biriydim.

 

OE: Böyle bir topluluk oluştu mu DP iktidarına karşı?

 

CG: Topluluk değil.

 

OE: Yan yana geliş...

 

CG: Çoğumuz aynı doğrultuda düşünüyorduk. Yani bunlar demokrasi diye geldiler, demokrasiyi de berbat ettiler, tıpkı bugünkü gibi. Ekonomik açıdan da şöyle bir durum olmuştu: 1953 yılında havalar o kadar güzel gitmişti ki iklim koşulları, büyük bir rekolte gerçekleşmesini sağlamıştı. O sene köylünün yüzü güldü. İyi bir ürün elde ettikleri için; 1954 seçimlerini de DP kazandı bu yüzden, ama sonra aynı iklim koşulları olmayınca çiftçide, köylüde sızlanmalar başladı. Tabii gelir dağılımındaki eşitsizlik devam ediyordu. Böylece biz iktidara eleştirel bir tavır almaya kalktık. O ara bizim Forum dergimiz vardı. Bu Forum dergisinde hocalarımız filan bayağı makaleler yazıyor, eleştirilerde bulunuyorlardı.

 

OE: Kimler vardı?

 

CG: Bunlar arasında Cemal Aygen, Cahit Talas, hepsini hatırlamıyorum. Çünkü en sonunda Forum dergisini çıkarmak benim sorumluluğuma bırakıldı.

 

OE: Aydın Yalçın var mıydı? Turhan Feyzioğlu?

 

CG: Vardı. Onlar da yazıyorlardı. Turhan Feyzioğlu siyasete atılmış durumdaydı ama gene de yazıyordu. Başka değerli insanlar da Forum dergisinde bayağı eleştirel bir tavır takınmışlardı. Bir de bu havalar, iklim koşulları olumsuz etkiler yarattığı zaman halk, özellikle çiftçiler, üretici kesim güç bir durumda kaldıkları için huzursuzlanıyorlardı.

 

OE: 1957’de bir enflasyon başlıyor.

 

CG: İşte, enflasyon, bilmiyorum; Ağustos kararları alınarak para devalüe edildi falan. Bu arada güdülen politikanın plansızlık olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki halkın gözünü boyamak için nasıl hani çılgın projeler yapılıyor ya şimdi, o zaman da çılgınlıklar yapıldı. Menderes imar hareketlerine girişti. Sanki belediye başkanı oymuş gibi "Şuralar açılsın, şuralar yıkılsın” filan şeklinde. O zaman plansızlık, plana göre hareket etmeyiş en büyük ağırlıklı eleştiriydi. Hem bu ekonomi açısından hem de bu imar hareketleri bakımından. İmar hareketlerinde yıkım olayında, kamulaştırma yerine, "Burası yıkılacaktı zaten” diye raporlar alınarak yıkılıyordu. Biraz da düşük kamulaştırma karşılıkları saptanıyordu. O kadar ki bu tezyidi bedel, yani kamulaştırma bedelinin arttırılması için, tezyidi bedel davalarını açan avukatlar türedi. Tabii onlar da kazanıyordu. Büyük bir meblağ yerine, işi, imar hareketini ucuza getirmek için yapılıyordu bunlar. Düşük fiyatla taşınmazların karşılığı saptanıyordu. Sonra, yıkıldıktan sonra, o ara, avukatların, türeyen avukatların, tezyidi bedeli on katına kadar çıkardıkları oluyordu. O kadar yaygınlaştı ki bu, kamulaştırma bedellerinin düşük saptanması; birtakım avukatların kamulaştırma uzmanı diye kartvizitlerini bastırdıklarını anımsıyorum. Bu imar hareketlerine tabii Menderes iktidarının, bir algılama yaratmak için, olumlu bir hava yaratmak için giriştiği anlaşılıyordu; ekonomi de zaten kötü durumda. O zaman Başbakan Menderes’e soruyorlar: "Bu imar hareketlerinin gerektirdiği para nereden çıkıyor” diye. İşte kamulaştırma filan sorunlarının yanında. Başbakanın cevabı şu: "Burası bir sır, Kristof Kolomb’un yumurtası”, yani biz bu parayı nereden aldığımızı, nasıl aldığımızı, nereden temin ettiğimizi söylemiyoruz. Bu Kristof Kolomb’un yumurtası. Biliyor musunuz, Kristof Kolomb’un yumurtası, tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkar hikayesi.

 

OE: Aslında bunun arkasında Menderes’in her mahallede bir milyoner yaratacağız yaklaşımı, bir mahalledeki insanların arasından bir tanesinin milyoner olması, diğerlerinin yoksullaşması bulunuyor.

 

CG: Her mahallede bir tane milyoner o zaman çok yaygın olan bir görüştü. Bu daha çok şöyle, kendi yandaşlarını her mahalleden veya kasabadan destekliyorlardı. İkincisi bir plan yok ortada, herhangi bir yatırımı kafası estiği zaman yapıyor, ötekini yapmıyor. Bizim fakültemizdeki insanlar, 1960’a doğru -iyi ekonomistlerin arasında, ben Nejat Bengül’ü hatırlıyorum, çok değerli bir hocamızdı; genç yaşta yitirmiştik onu- bunlar gidişin doğru olmadığını, planlı bir ekonomiye geçmemiz gerektiğini savunuyorlardı. Hepimiz, tabii, yakınmadan dolayı rahatsızdık ama Menderes’in en büyük hatası seçimlere gitmek yerine Tahkikat Komisyonları oluşturması oldu. Bu arada birkaç gazeteci de içeri atıldı.

 

Böylece bütün dünyada o zaman planlı ekonomiden filan söz ediliyor. Bu arada da Türkiye’den de aydınlarımız, iktisatçılarımız, adını andığımız Doçent Nejat Bengül ağabeyimiz başta olmak üzere hocalarımız ile beraber karşı çıkıyorduk. Bu böyle gitmez, bir plan olmalı Türkiye’nin filan diye. Bu arada planlama ile ilgili bir iki de yabancı çağrıldı Türkiye’ye; hükümetin çağırdığı. O zaman bizim hocalarımızdan biri İstatistik Genel Müdürü olan Şefik İnan, Devlet Bakanı idi. Bu bir yabancı uzman çağırmıştı. Sonra Amerikalılar da bir iktisatçıyı göndermişlerdi. Bunlar hep planlı ekonomiye geçilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Bunun nasıl örgütleneceği konusunda iki ayrı rapor hazırlanmıştı. İşler ekonomik açıdan kötüye gidince halkta huzursuzluk başladı. Bunu susturmak için aydınların, sanatçıların seslerini kısmak için baskıcı tutumlara başlandı. Bunu yazan gazetecilerin içeri atılması söz konusu oldu. Şimdi 27 Mayıs öncesinde eğer bu Adnan Menderes "Seçimle geldim, seçimle giderim” ilkesine uygun biçimde 1959 yılında bir seçim kararı alsaydı, belki de yine kazanır mıydı bilmiyorum ama bu kadar büyük bir darbeye sebep olmak mümkün olmazdı. Daha doğrusu kendiliğinden bir seçime gidip gerçekleştirmiş olsaydı, doğrusu bir rahatlama, bir nefes alma olacaktı.

 

OE: Bir erken seçim mi?

 

CG: Erken seçim, ama olsaydı; bunun yerine, gitmemek için, seçimle gitmemek için, baskıları arttırdı, buna karşılık bunu fırsat bilenler halktan büyük bir destek almıştır onu da söyleyeyim, darbeyi ya da hükümeti düşürmeyi planlayanlar.

 

Bu 27 Mayıs’ın güçlü albayı Türkeş’le ben bir yıl önce tanışmıştım. Bir başka iş için gittik, onun bir sınıf arkadaşıyla birlikte. Tesadüf Fehmi Yavuz Hoca yedek subaylığa çağrılmış iki kez. İkisinde de onun taburuna yahut bölüğüne düşmüş. Oradan tanıyor ve çok methetti bana. Hocanın eğitime, kültüre olan ilgisini ve köy öğretmenliği yaptığını da biliyordu. Dedim ki bu Fehmi Yavuz Hoca Milli Eğitim Bakanı olabilir. Ve hakikaten kabine ilan edildi ve bakan oldu. Fehmi Yavuz dekanlıktan geçti bakanlığa, dekan vekili de Aziz Köklü’ydü. Sokağa çıkma yasağı var. Bir de baktım Aziz Köklü Hocamız geldi, kalk dedi,  giyin dedi, gidip hocana yardım edeceksin dedi. Ben Milli Eğitim Bakanlığı’nın özel kalemine gittim.

 

 

[*] Mülkiyeliler Birliği bünyesinde Oktay Etiman tarafından hazırlanan "Mülkiyeliler Belgeseli” için 2015 yılında Cevat Geray Hoca’mızla yaşamı üzerine yapılan söyleşiyi bir yazı dizisi olarak yayımlıyoruz. Söyleşi Bahar Sevdik tarafından çözümlenmiş, Bülent Duru ve Aydın Selvioğlu tarafından tashih edilmiştir.
Untitled
* Yazıların içeriğinden ve kaynakların doğruluğundan yazarlar sorumludur.
** Mülkiye Sözlük Yürütme Kurulu, internet sitesini oluşturan IKON-X Bilişim Kolektifine, Mülkiye Sözlük logosunu hazırlayan Mineral Ajans'a ve işitsel içeriği oluşturan sayın Çiğdem Gönen’e içtenlikle teşekkür eder.